Charles Darwin, İnsanın Türeyişi adlı yapıtında insanın kökeni meselesini ne metafizik bir
tartışmaya sürükler ne de ideolojik bir cepheleşmenin konusu hâline getirir. Başlangıçtan
itibaren izlediği yol, karşılaştırma, gözlem ve biyolojik süreklilik ilkesine dayanır. Darwin,
kitabının girişinde insanın kökeni üzerine uzun yıllar boyunca notlar tuttuğunu, ancak bu
konunun yaratacağı peşin hükümler nedeniyle yayımlamayı ertelediğini belirtir. Buna karşın
Türlerin Kökeni'nden sonra evrim düşüncesinin genel kabul görmeye başlaması, insanın bu
çerçevenin dışında tutulmasının bilimsel açıdan savunulamaz olduğunu ortaya koymuştur. Bu
nedenle Darwin, insanı "özel bir istisna" olmaktan çıkararak canlılar dünyasının doğal bir
üyesi olarak ele alır.
Darwin'e göre insanın kökeni sorusu, insan bedeninin ve zihninin değişime açık olup
olmadığıyla başlar. Eğer insan yapısı değişebiliyorsa ve bu değişimler kalıtımla
aktarılabiliyorsa, insanın evrim yasalarına tâbi olmaması için bir neden kalmaz. Bu noktada
Darwin, insan anatomisini diğer memelilerle karşılaştırarak ilerler. İnsan iskeleti, kas sistemi,
sinir ağı ve iç organları, özellikle insan-biçimli maymunlarla aynı temel düzeni paylaşır. Bu
benzerlikler yüzeysel değildir; kemiklerin dizilişi, kasların işlevleri ve organların yerleşimi
ortak bir planın farklılaşmış biçimleridir. Beyin söz konusu olduğunda Darwin, insan beyninin
daha büyük ve karmaşık olduğunu kabul eder; ancak bu farkın nitel değil, nicel olduğunu
savunur. Beynin bölümleri, kıvrımlarının düzeni ve gelişim seyri, insan ile maymun arasında
kesintisiz bir geçiş sergiler. İnsan zihninin üstünlüğü, evrimsel sürecin ileri bir aşamasıdır;
bütünüyle farklı bir yaratımın sonucu değildir.
Bu yapısal yakınlık, fizyolojik ve tıbbi verilerle desteklenir. İnsan ve hayvanların aynı
hastalıklara yakalanabilmesi, benzer ilaçlara benzer tepkiler vermesi, hatta alışkanlık ve
bağımlılık geliştirebilmesi, yalnızca biçimsel değil, dokusal ve kimyasal düzeyde de bir
yakınlığa işaret eder. Bu ortaklık canlıların iç işleyişinin benzerliğini doğrudan gösterdiği için
güçlü bir kanıt oluşturur. Üreme, gebelik, doğum ve yavrunun uzun süre bakıma muhtaç
olması gibi süreçler de insanı memelilerden ayırmaz; tersine, onu memeli grubunun tipik bir
üyesi olduğunu ortaya koyar.
Darwin'in en etkili dayanaklarından biri embriyonal gelişimdir. İnsan embriyosu, gelişimin
erken evrelerinde diğer omurgalıların embriyolarından ayırt edilemez. Solungaç yarıklarını
andıran yapılar, kuyruk taslağı ve basit kalp düzeni gibi özellikler, insanın evrimsel
geçmişiyle doğrudan bağlantılıdır. Gelişim ilerledikçe farklılıklar belirginleşir; ancak
farklılıklar ortak bir başlangıcın üzerine eklenen ayrıntılar gibidir. Darwin için embriyonun
gelişimi, türün geçmişiyle bugün arasındaki sürekliliği açık biçimde gösterir.
İnsanda bulunan güdük yapılar da bu süreklilik ilkesini pekiştirir. Kuyruk kemiği, kulak
kasları, vücudu seğirtmeye yarayan kas kalıntıları ve işlevini büyük ölçüde yitirmiş bazı
yapılar, atalarda işlevsel olan özelliklerin günümüzdeki kalıntılarıdır. Darwin'e göre doğa,
gereksiz olanı baştan yaratmaz; işlevini yitiren yapı, kullanımın azalmasıyla körelir. Bu tür
kalıntılar, insanın geçmiş yaşam biçimlerinin bedende bıraktığı izlerdir ve insanın ayrı, kopuk
bir yaratılışa sahip olduğu düşüncesini zayıflatır.
Darwin insan zihnini ele alırken de aynı yöntemi sürdürür. İnsan ile hayvan arasında ahlak,
bilinç ve akıl bakımından farklar bulunduğunu reddetmez; ancak bu farkların mutlak bir
kopuş oluşturmadığını savunur. Hayvanlarda da korku, sevgi, merak, öğrenme ve sınırlı akıl
yürütme biçimleri görülür. İnsan zihni, bu yetilerin daha gelişmiş ve daha karmaşık bir
bileşimidir. Dolayısıyla zihinsel üstünlük, evrimsel bir derecelenmenin sonucudur; doğa dışı
bir sıçramanın değil.
Darwin, eşeysel seçilim kavramını geliştirerek bazı özelliklerin hayatta kalmaktan çok eş
seçimiyle bağlantılı olduğunu gösterir. Fiziksel çekicilik, davranış biçimleri ve cinsiyetler
arasındaki farklar, yalnızca doğal seçilimle değil, biyolojik ve toplumsal tercihlerin birlikte
işlemesiyle biçimlenmiştir. Bu yaklaşım, insan davranışlarının ve toplumsal özelliklerin de
evrimsel bir arka plana sahip olduğunu ortaya koyar.
Darwin, insan toplulukları ve ırklar meselesinde de temkinli bir tutum sergiler. Irklar arasında
farklar bulunduğunu kabul eder; ancak bu farkların türsel bir ayrım oluşturmadığını, geçişli ve
tarihsel koşullarla şekillendiğini vurgular. İnsanlık tek bir türdür; ırk ayrımları biyolojik
temelden çok coğrafi ve tarihsel süreçlerin ürünüdür.
Bu çerçevede Darwin, insan bedenini geçmişle bugün arasındaki sürekliliği taşıyan bir bütün
olarak değerlendirir. Niktitan zar gibi körelmiş yapılar, koklama duyusunun gerilemesi,
embriyonal dönemde görülen yoğun kıl örtüsü ve nadiren ortaya çıkan ataya dönüş örnekleri,
gelişimin yalnızca bugünkü biçimi üretmediğini, geçmişten gelen özelliklerin izlerini de
taşıdığını gösterir. Yirmi yaş dişlerinin küçülmesi ve apandisin işlevsiz ama riskli bir yapı
hâline gelmesi, bilinçli tasarım fikrinden çok tarihsel kalıt düşüncesiyle anlam kazanır.
Darwin'in analizinde değişkenlik merkezi bir yer tutar. İnsan bedeninde ve zihninde
olağanüstü bir çeşitlilik vardır; kaslar, damarlar, kemikler, yüzler ve zihinsel yetiler bireyden
bireye farklılık gösterir. Bu değişkenlik, insanı evrimsel süreçlerin dışına itmez; tam tersine,
doğal seçmenin işlemesi için gerekli zemini oluşturur. Değişkenlik olduğu sürece, seçilim
mümkündür.
Kullanma ve kullanmama ilkesi bu noktada devreye girer. Denizcilerin uzuv oranları, dağ
halklarının göğüs yapıları, yüksek yaylalarda yaşayan toplulukların akciğer kapasiteleri,
çevresel koşulların beden üzerindeki etkisini gösterir. Darwin, insanın büyük ölçüde kültürel
bir varlık hâline geldiğini kabul eder; ancak bedenin hâlâ biyolojik yasalarla biçimlendiğini
vurgular.
Ataya dönüş örnekleri ise bu düşüncenin en çarpıcı yönünü oluşturur. Çift dölyatağı, çıkıntılı
köpek dişleri ya da maymunlara özgü kasların insanda nadiren yeniden belirmesi, geçmişteki
özelliklerin beklenmedik biçimde geri dönebileceğini gösterir. Bu tür olgular insanın
hayvanlardan bütünüyle kopuk bir varlık olduğu fikrini anatomik düzeyde geçersiz kılar.
İnsan diğer omurgalılarla aynı temel planı paylaşır; aynı embriyonal evrelerden geçer ve
benzer türden körelme ile değişkenlik örnekleri sergiler. Bu olguların tümünü tutarlı biçimde
açıklayan ilke ortak soydur. Darwin'in amacı insanı doğanın sürekliliği içine yerleştirmektir.
Charles Darwin, İnsanın Türeyişi'nde insan zihnini ele alırken bedensel evrimde izlediği
yöntemi terk etmez; yalnızca nesnesini değiştirir. Burada soru artık kemikler, kaslar ya da
organlar değildir; içgüdü, duygu, akıl, ahlak ve inançtır. Darwin'in temel iddiası açıktır; insan
zihni uzun bir evrimsel sürecin yoğunlaşmış sonucudur. İnsan ile hayvan arasındaki farklar
derece bakımındandır.
Zekânın gelişmesiyle birlikte içgüdülerin biçimi de değişir. Darwin'e göre zihinsel yetiler
arttıkça beyin, katı tepkiler üreten bir düzen olmaktan çıkar; esnek, koşullara uyarlanabilir bir
merkez hâline gelir. Bu nedenle insanda ve hayvanlarda içgüdüler daha az otomatik, daha çok
denetim altındadır. Alışkanlıklar zamanla kalıcılaşabilir; ancak her alışkanlık içgüdüye
dönüşmez. Darwin burada dikkat çekici bir gözlem yapar: zekânın artışı, bireyi rutinlere daha
az bağımlı kılar. Basit yaşam düzenleri, gelenek ve tekrar, çoğu zaman daha sınırlı zihinsel
yapılarda huzur vericidir; gelişmiş zihin ise durağanlığa daha az katlanır.
Duygular alanına geçildiğinde Darwin'in tutumu nettir. Haz, acı, korku, öfke, kıskançlık,
sevgi, şefkat ve kırılganlık gibi karmaşık duygular yalnızca insana özgü değildir. Hayvanların
oyun oynaması, yas benzeri tepkiler göstermesi, sahiplenmesi ya da kıskançlık sergilemesi, bu
duyguların biyolojik bir temele sahip olduğunu gösterir. Özellikle anne-yavru ilişkisi Darwin
için belirleyicidir. Maymunlarda, fillerde ve başka memelilerde görülen özverili bakım, insan
ahlakının duygusal temelinin çok daha eskiye uzandığını düşündürür. Bu nedenle Darwin'e
göre ahlakın çekirdeği akılda değil, duygudadır.
Zihinsel yetilerin daha ileri biçimleri olan merak, dikkat, bellek ve hayal gücü de aynı
süreklilik içinde ele alınır. Hayvanların merak etmesi, dikkatini yoğunlaştırması ve
deneyimlerinden ders çıkarması Darwin için tartışma konusu değildir. Hayal gücü bağlamında
düş görme örneğini kullanır. Köpeklerin ve başka hayvanların uykuda davranış sergilemesi,
zihinsel imgeler kurabildiklerini gösterir. Bu imgeler insan hayal gücü kadar karmaşık
değildir; ancak bütünüyle yok da değildir. Fark yine türsel değil, basamaklıdır.
Sağduyu ya da yargılama yetisi Darwin'in özellikle üzerinde durduğu bir alandır. Hayvanların
yalnızca içgüdüyle değil, deneyim yoluyla öğrendikleri ve durum değerlendirmesi yaptıkları
pek çok örnekle gösterilir. Engellerden ders çıkaran balıklar, hava akımını kullanan filler,
birden fazla nesneyi amaca uygun biçimde taşıyan köpekler, araç-amaç ilişkisi kurabilen bir
zihinsel yapıya işaret eder. İnsanla hayvan arasındaki fark, bu yetinin genelleme ve aktarım
kapasitesinin genişliğidir.
Soyutlama ve bilinç tartışmasında Darwin özellikle temkinlidir. Eğer bilinçten evrenin anlamı
ya da ölüm sonrası yaşam gibi soyut düşünceler anlaşılıyorsa, hayvanların böyle bir bilince
sahip olmadığı açıktır. Ancak bellek çağrışım ve deneyime dayalı bir öz-farkındalık söz
konusuysa, bunun ilkel biçimleri hayvanlarda da görülür. Geçmişte yaşanan bir olayı
hatırlayıp ona göre davranmak, bilincin basamaklı biçimde geliştiğini düşündürür. Darwin'e
göre bu noktada keskin sınırlar çizmek bilimsel değildir.
Dil meselesi, insan zihninin ayırt edici yönlerinden biri olarak ele alınır. Darwin dili insanın
özgün kazanımı olarak kabul eder; ancak bunun bütünüyle kopuk bir olgu olmadığını savunur.
Hayvanlar seslerle iletişim kurar, farklı duygular için farklı çağrılar kullanır ve bu çağrılar
anlam taşır. İnsanı ayıran şey, ses ile düşünceyi sınırsız biçimde birleştirebilmesidir. Dil
doğuştan hazır bir sistem değildir; öğrenilen bir beceridir. Buna karşın konuşmaya yönelik
güçlü bir eğilim vardır. Darwin, dilin müziksel ve duygusal seslerden, benzeme yoluyla, uzun
zaman içinde geliştiğini savunur. Dil düşünceyi kolaylaştırır, düşünce dili geliştirir; ancak
düşüncenin tümü dile bağlı değildir. Sözcük olmaksızın da düşünmek mümkündür.
Estetik yargı ve güzellik duygusu da evrimsel süreklilik içinde değerlendirilir. Hayvanların
renk, biçim ve ses tercihleri vardır; özellikle eşeysel seçilim bu tercihler üzerinden işler. Dişi
kuşların erkeklerin renklerini ve şarkılarını ayırt etmesi, estetik beğeninin biyolojik bir zemini
olduğunu gösterir. İnsanlarda görülen doğa ya da sanat hayranlığı ise bu temel üzerine kültür
ve çağrışımlarla inşa edilmiştir.
Din ve inanç tartışması bu zihinsel çerçevenin son halkasını oluşturur. Darwin'e göre soyut ve
tek tanrılı inançlar insanlığın başlangıcında yoktur. Ancak görünmeyen güçlere, ruhlara ve
doğa olaylarının ardında etkin nedenler olduğuna dair düşünce çok eskidir. Bunun kaynağı
merak, hayal gücü ve düş deneyimidir. İnsan, kendisini merkeze alarak doğayı anlamlandırır
ve bu eğilim zamanla dinsel düşünceyi doğurur. Din bu bakımdan zihinsel yetilerin
gelişiminin bir sonucudur; dışarıdan verilmiş hazır bir bilgi değildir.
Ahlak meselesi Darwin'in en dikkatli ele aldığı alandır. Vicdan ona göre insanın en yüksek
zihinsel başarısıdır; ancak kökeni toplumsal içgüdülerdedir. Toplumsal hayvanlarda sevgi,
bağlılık, itaat ve yardımlaşma zaten vardır. İnsan bu zemini devralır. İnsan zihnini ayıran şey,
geçmiş davranışları hatırlayıp değerlendirebilmesi ve geleceğe yönelik yargılar
üretebilmesidir. Geçici tutkularla yapılan bir eylemden sonra, daha kalıcı toplumsal
eğilimlerin yeniden ağır basması, suçluluk ve pişmanlık duygusunu doğurur. Vicdan, bu
gerilimden doğar.
Darwin'e göre ahlak, doğuştan verilmiş bir yasa değildir; toplumsal yaşamın evrimsel
ürünüdür. Ancak bu, ahlakın değerini azaltmaz. Aksine, ahlaki davranış insanın en zor
kazanılmış yetisidir. Darwin'in vardığı genel sonuç şudur; insan zihni, ahlakı ve inançları
doğadan kopuk bir mucize değildir. İçgüdüden vicdana, sesten dile, bağlılıktan dine uzanan bu
çizgi, uzun zaman içinde, küçük farkların birikmesiyle oluşmuştur. İnsan ile hayvan
arasındaki çizgi de basamaklı bir geçiştir.