Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Ölüm Bir Kurtuluş Mudur? adlı romanı, okurla soru üzerinden
kurulan bir anlatı sunar. "Ölüm bir kurtuluş mudur?" sorusu romanın başından sonuna kadar
okurun zihninde asılı kalan, kolayca geçiştirilemeyen bir düşünceye dönüşür. Romanın ölüm
anlayışının romantik ya da metafizik bir anlam taşımamasının nedeni, ölümün hiçbir zaman
yüceltilmiş bir hedef olarak sunulmamasıdır. Roman boyunca ölüm, kurtuluş vaat eden bir son
ya da ruhsal bir dinginlik alanı olarak değil, hayatın içinde sıkışmış bireylerin dayanma
gücünü yitirdiği bir eşik olarak yer alır. Karakterler ölümü bir idealle, bir inançla ya da bir
kutsallıkla ilişkilendirmez; aksine, ölüm fikri onların konuşmalarında ve davranışlarında
çaresizliğin diliyle belirir.
Romantik anlatılarda ölüm çoğu zaman duygusal bir doruk noktasıdır; karakter ölümü
seçerken anlamlı bir bütünlük kurar. Metafizik anlatılarda ise ölüm, başka bir varoluş hâline
geçiş olarak düşünülür. Hüseyin Rahmi'de ise böyle bir geçiş duygusu yoktur. Ölüm, öte
dünyaya açılan bir kapı olarak değil, dünyadaki çıkışsızlığın ve çaresizliğin bir sonucu olarak
düşünülür. Bu nedenle ölüm, romanda umut tükendiğinde akla gelen bir düşünce hâline gelir.
Romanın merkezinde yer alan Doktor Nusret Hulki, dönemin alışıldık hekim tipinin dışına
taşan, hatta yer yer grotesk sayılabilecek bir figürdür. Maddi sıkıntılar içinde yaşayan Nusret
Hulki, toplumun kıyısına itilmiş bir aydın portresi çizer. Mesleki saygınlığını yitirmiş, hayata
tutunma imkânları giderek daralmış olan bu doktor, yalnızca hastalarının hayatlarını değil,
kendi varoluşunu da sorgulayan bir karakterdir. "İntihar mütehassıslığı" gibi alışılmadık bir
alan seçmesi ilk bakışta tuhaf ve hatta mizahî görünür. Ancak bu tercih, yazarın meselenin
doğrudan ele alınmasını amaçlayan bilinçli bir tutumudur. Gürpınar, roman boyunca ironiyi
bir teşhir aracı olarak kullanır; toplumsal çürümeyi süslemeden ve yumuşatmadan yazıya
taşır.
Doktorun muayenehanesi kısa sürede farklı sosyal sınıflardan, farklı yaşam öykülerinden
insanların iç döktüğü bir itiraf alanına dönüşür. Muayenehaneye gelenler, yaşamla bağları
giderek zayıflamış bireylerdir. Karakterlerin ortak noktası, yaşama olanaklarının giderek
imkânsızlaşmasıdır. Umutsuz aşklar, aile baskısı, ahlak adına dayatılan kurallar, ekonomik
sıkıntılar ve bireyin sürekli bastırılması söz konusudur. Hüseyin Rahmi'nin kaleminde intihar,
bastırılmış bir hayat yorgunluğunun ulaştığı noktadır.
Gürpınar'a göre toplum, bireyi belirli kalıplara sıkıştırır; ona nasıl yaşayacağını, neye
inanacağını, nasıl seveceğini ve ne zaman susacağını dayatır. Bu kalıplara uymayan birey,
önce dışlanır, ardından yalnızlığa itilir. Son aşamada ise bu yalnızlığın yarattığı çözülme,
bireyin kendi kusuru gibi sunulur. Roman, bu sürecin ahlaki ikiyüzlülüğünü görünür kılar.
İntihar eden ya da intihara yaklaşan birey kolayca yargılanır; fakat onu bu noktaya getiren
düzen sorgulanmadan bırakılır.
Hüseyin Rahmi'nin anlatısında ölüm, çözüm üretilemeyen bir hayatın acı bir itirafı olarak
belirir. Doktor Nusret Hulki ile muayenehaneye gelenler arasındaki konuşmalar, zamanla tıbbi
sınırları aşar ve felsefî bir sorgulamaya dönüşür. Bu konuşmalar sırasında her bir karakter,
yalnızca kendi trajedisini değil, toplumun farklı bir yarasını da temsil eder.
Eserde dikkat çeken bir diğer unsur, Gürpınar'ın trajik olanı mizahla iç içe sunma becerisidir.
Ölüm ve intihar gibi ağır temalar, çoğu zaman ironik diyaloglar ve trajikomik sahneler
eşliğinde anlatılır. Romanda kullanılan mizah unsurları, okurun savunma duvarlarını indirerek
gerçeği daha doğrudan fark etmesini sağlar. Okur, gülerken kendi değer yargılarını, ahlak
anlayışını ve toplumsal kabullerini sorgulamaya başlar. Gürpınar, ölüm gibi ağır bir konuyu
didaktik bir söyleme başvurmadan, hayatın içinden çekip çıkararak tartışmaya açar.
Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Ölüm Bir Kurtuluş Mudur? romanını edebiyattaki diğer intihar
anlatılarıyla birlikte düşündüğümüzde, yazarın durduğu yer daha da belirginleşir. Gürpınar,
ölüm fikrini bireyin iç dünyasında soyut bir varoluş krizi olarak değil, toplumsal bir baskının
sonucu olarak ele alır. Bu yaklaşım, onu hem romantik hem de metafizik ağırlıklı intihar
anlatılarından ayırır.
Örneğin Fyodor Dostoyevski'nin romanlarında intihar, çoğu zaman metafizik bir çatışmanın
merkezinde durur. Cinler ya da Suç ve Ceza'da ölüm düşüncesi Tanrı, özgür irade ve ahlaki
sorumlulukla iç içe geçer. Dostoyevski'nin karakterleri yaşamanın anlamını taşıyamaz hâle
gelirler. Hüseyin Rahmi'de ise metafizik gerilim geri plandadır. Onun dünyasında sorun,
insanın Tanrı'yla değil, toplumla baş edememesidir.
Benzer bir fark, Émile Zola ile karşılaştırıldığında daha somut biçimde görülür. Zola'nın
natüralist romanlarında intihar, çoğu zaman bireyin iradesinden çok kalıtım, çevre ve
toplumsal koşulların baskısı altında gelişen kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkar. Özellikle
Therese Raquin romanında Camille'in ölümü sonrasında Thérèse ile Laurent'in içine girdiği
ruhsal çözülme, suçluluk, bastırılmış arzular ve çevresel koşulların yarattığı kapalı bir döngü
içinde ilerler. Romanın sonunda ölüm düşüncesi, karakterlerin konuşarak ya da sorgulayarak
ulaştığı bir nokta değil; kaçınılmaz bir çözülmenin son halkasıdır.
Benzer şekilde Meyhane romanında Gervaise'in giderek dağılmaya başlayan hayatı, alkol ve
çevresel baskılarla şekillenir. İntihar doğrudan bir eylem olarak yer almasa da, yaşamın
kendisi adım adım bir kendini tüketme sürecine dönüşür. Zola'nın dünyasında birey, çoğu
zaman yaşanan süreci durdurabilecek bir söz ya da itiraz gücüne sahip değildir; süreç mekanik
ve kaçınılmaz biçimde ilerler.
Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın karakterleri konuşur, tartışır, şikâyet eder ve itiraz eder. Doktor
Nusret Hulki'nin muayenehanesine gelen kişiler, kaderlerine boyun eğmiş figürler değildir;
yaşadıkları çıkmazı dile getirmeye çalışan insanlardır. Çaresizlikleri kaçınılmazdır; ancak
insanların hissettikleri çaresizlik anlatılabilir, paylaşılabilir ve tartışılabilir bir hâl alır.
Bu yönüyle Gürpınar'ın romanı, Zola'nın natüralist dünyasından ayrılır. Zola'da süreç çoğu
zaman suskunlukla ilerlerken, Hüseyin Rahmi'de aynı süreç konuşarak, yakınarak ve
hesaplaşarak görünür hâle gelir. Gürpınar, bireyi toplumsal koşulların içine yerleştirir; fakat
ona kendi sesi elinden alınmış bir figür muamelesi yapmaz. Onun anlatısı, Zola'ya kıyasla
daha insani, daha diyalog temelli ve okurla doğrudan temas kuran bir yapı sergiler.
Türk edebiyatı içinde düşünüldüğünde Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın durduğu yer, özellikle
Halit Ziya Uşaklıgil ve Reşat Nuri Güntekin ile karşılaştırıldığında daha belirgin hâle gelir.
Bu iki yazarın romanlarında intihar ya da ölüm düşüncesi, Gürpınar'dakinden farklı bir anlatı
işlevi üstlenir.
Halit Ziya'nın romanlarında intihar, çoğu zaman bireysel trajedinin estetik ve duygusal doruk
noktası olarak karşımıza çıkar. Özellikle Aşk-ı Memnu'da Bihter'in intiharı, toplumsal
baskılar ve ahlaki çatışmalarla örülmüş olsa da anlatının merkezinde bireyin iç dünyası yer
alır. Bihter'in ölümü, roman boyunca biriken duygusal gerilimin dramatik bir sonuca
bağlanmasıdır. Okur, karakterin iç çatışmasına yaklaştırılır; ölüm estetik bir kapanış işlevi
görür. Benzer biçimde Mai ve Siyah'ta doğrudan bir intihar eylemi bulunmasa da, Ahmet
Cemil'in hayalleriyle birlikte dağılan dünyası, içe dönük ve melankolik bir ruh hâli üzerinden
anlatılır. Halit Ziya'da bireyin acısı derinleştirilir; ancak bu acı çoğu zaman şiirselleştirilmiş
bir yalnızlık içinde sunulur.
Hüseyin Rahmi Gürpınar'da ise böyle bir estetik yüceltme yoktur. Ölüm, rahatsız edici ve
kimi zaman çirkin bir gerçeklik olarak belirir. Gürpınar için önemli olan, ölüm anı değil; bu
ana gelinen toplumsal ve gündelik süreçtir.
Reşat Nuri Güntekin'in romanlarında ise intihar, çoğunlukla ahlaki bir kırılma ve vicdan
meselesi etrafında ele alınır. Yaprak Dökümü'nde aile düzeninin dağılması, bireylerin ahlaki
ve duygusal çözülmeyle görünür hâle gelir. Burada ölüm düşüncesi arka plandadır; asıl vurgu
bireyin toplum karşısındaki vicdanî yenilgisine yapılır. Benzer biçimde Çalıkuşu'nda
Feride'nin yaşadıkları ölümü bir çıkış yolu hâline getirmez. Reşat Nuri'nin dünyasında çözüm
çoğu zaman kaçmak, susmak ya da katlanmaktır; intihar son seçenek olarak bile nadiren
gündeme gelir.
Ölüm Bir Kurtuluş Mudur? romanı, intiharı ne bireysel bir zayıflık ne de metafizik bir arayış
olarak ele alır. Romanın asıl ilgisi, insanı intihar düşüncesine yaklaştıran hayat
koşullarındadır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, ölümü merkeze almak yerine, yaşamın nasıl
daraldığını ve bireyin hangi aşamalardan geçerek yalnızlığa itildiğini gösterir.
Gürpınar'ın anlatısı, okuru ölüm fikriyle yüzleştirirken, onu orada bırakmaz. Asıl sorgulama,
bireyin neden yaşamakta zorlandığına yönelir. Toplumsal baskılar, ahlaki dayatmalar,
ekonomik sıkıntılar ve bireyin sesini kaybetmesi, roman boyunca birbirine eklenerek bu
büyük sorunun zeminini oluşturur. Ölüm düşüncesi bu zeminde ortaya çıkar; tek başına anlam
taşımaz, ancak yaşamın taşıyamaz hâle geldiği noktada belirir.