Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği'nin başında Kundera Nietzsche'ye başvurur. Romanın ilk
sayfalarında okur, karşısında yaşamın nasıl anlamlandırılabileceğini sorgulayan bir düşünce
denemesi olduğunu fark eder.
Nietzsche'nin "ebedi dönüş" düşüncesi romanda sarsıcı bir varsayım olarak ele alınır:
Yaşanan her şey, en küçük ayrıntısına kadar, sonsuz kez aynı biçimde yeniden yaşanacaktır.
Kundera bu düşünceyi doğruluk ya da yanlışlık ekseninde ele almak yerine, onun insan
deneyimine kazandırdığı derinliği öne çıkarır. Eğer yaşam gerçekten sonsuza kadar
yineleniyorsa, her an benzersiz bir değer kazanır. Atılan her adım, verilen her karar, yalnızca
bir ana değil, süreklilik duygusuna bağlanır. Böylece yaşam, geçip giden bir akış olmaktan
çıkar; anlamla yüklü bir bütün hâline gelir. Bu nedenle Nietzsche, ebedi dönüş düşüncesini
insanın varoluşuna ağırlık ve ciddiyet kazandıran en güçlü fikirlerden biri olarak tanımlar.
Kundera romanda dikkat çekici bir tersine çevirme yapar. Ebedi dönüşün olmadığı, hayatın
yalnızca bir kez yaşandığı varsayımında yaşam daha hafif bir nitelik kazanır. Tekrarı olmayan
bir hayat, anların tek tek yaşanmasına ve her deneyimin kendi sınırları içinde anlam
bulmasına olanak sağlar. Hafiflik, ilk bakışta insana geniş bir hareket alanı sunar. İnsan,
seçimlerinin etkilerini daha esnek bir zaman duygusu içinde düşünür. Kundera'ya göre bu
durum, hayatı farklı biçimlerde kurma olanağı yaratır. Hafiflik, yaşamı katı yüklerden
arındırarak onu daha akışkan kılar; akışkanlık da insanı ahlaki düşünceye başka bir yerden,
daha bilinçli bir dikkatle yöneltir.
Ağırlık mı daha insani, yoksa hafiflik mi? Ağırlık kaçışı değil, kalışı dayatır. Bu yüzden acı
verir ama anlam üretir. İnsan ancak taşıdığı şeyler kadar gerçektir. Hafiflik ise hareketi
mümkün kılar; bağları gevşetir, sorumluluğu askıya alır. Özgürlük hissi verir ama deneyimi
inceltir, bazen boşaltır. İnsani olan tek başına ağırlık ya da hafiflik değildir; insan ağırlığın
altında ezilmeden, hafifliğin içinde kaybolmadan yaşayabildiği ölçüde insandır.
Kundera, bu ikiliği tarih ve ahlak alanına taşıyarak derinleştirir. Geri dönmeyecek olan şeyler
zamanla hafifler; korkunç olaylar bile geçip gitmiş olmanın sağladığı bir hoşgörü perdesine
bürünür. Fransız Devrimi'nin kanlı yılları ya da Robespierre'in giyotini artık korkutucu
değildir, tartışılabilir tarihsel anlatılardır. Aynı mantık, Hitler örneğinde rahatsız edici bir
biçimde ortaya çıkar. Kundera'nın Hitler'le "uzlaşma" olarak adlandırdığı duygu, geri
dönüşsüzlüğün yarattığı ahlaki gevşemeden kaynaklanır.
Romanın başındaki Nietzsche tartışması, felsefi bir giriştir. Kundera, okuru daha en başta bir
sorunun içine yerleştirir: Tekrarı olmayan bir dünyada yaşamak, gerçekten bir ayrıcalık mıdır?
Yoksa her şeyin daha baştan bağışlandığı ve dolayısıyla her şeye izin verilen bir ahlaki
boşluğu mu beraberinde getirir?
***
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, görünüşte birkaç kişinin hayatını anlatır; fakat esas olarak
insanın dünyada nasıl yaşayacağına dair kolayca kavranmayan bir sorunun etrafında dolaşır.
Roman, olay örgüsünü anlamı giderek derinleştiren bir araç olarak kullanır. Anlatı, klasik
"başlangıç-gelişme-sonuç" çizgisine yaslanmaz; yaşamın kendisi gibi çözülür, geri çağrılır,
kesintiye uğrar ve yeniden kurulur.
Kundera'nın belirleyici hamlesi, kaderi yalnızca bireysel tercihler alanına hapsetmemesidir.
Yaşam romanda tek tek insanların iç dünyasında olup biten bir mesele olmaktan çıkar; ahlaki
sorumluluk ve tarihsel bağlamla iç içe geçen bir deneyim hâline gelir. Kişisel seçimler, hiçbir
zaman bütünüyle "özel" değildir; politik düzenin, toplumsal hafızanın ve ortak vicdanın
sınırları içinde şekillenir. Romanda aşk, sadakat, suç ya da masumiyet gibi görünen temalar,
aynı zamanda tarihsel bir ağırlık taşır.
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve zamanla kurduğu
ilişkinin kırılganlığını inceler. Kundera, hayatı açıklığa kavuşturmak yerine onu daha görünür
hâle getirir; kesin cevaplar sunmaz, fakat sorunun kendisini derinleştirir. Kundera yaşamı
yargılamak yerine, onun taşıdığı yükleri ve hafiflikleri aynı anda düşünmeye çağırır.
***
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde Tomas, çağdaş insanın dünyayla arasına koyduğu
mesafenin cisimleşmiş hâli olarak belirir. Zeki, mesleğinde yetkin ve kendini disipline etmiş
bir adamdır; ancak kurduğu düzenli yaşam, bağlanmaktan bilinçli biçimde kaçınma üzerine
inşa edilmiştir. Tomas'ın "hafifliği", ilk bakışta modern bireyin özgürlük idealiyle örtüşür:
Kimseye ait olmamak, kimsenin hayatına kesin biçimde olmamak, kendi varlığını
başkalarının talepleriyle sınırlamamak. Kadınlarla kurduğu ilişkilerin derinleşmeden sona
ermesi Tomas'ın yaşam anlayışının doğal sonucudur. Tomas, hayatın tekilliğinden hareket
eder; bir kez yaşanan bir hayatta kendine yüklenmenin gereksiz olduğuna inanır.
Tomas, farklı kadınlarla kurduğu ilişkilerde içsel bir denge hissiyle hareket eder. Tomas'ın
dünyasında bedensel yakınlık ile duygusal bağlılık birbirinden ayrışmış iki deneyim alanıdır
ve bu ayrım, onun ilişkilerini kendi içinde tutarlı bir çerçevede yaşamasını sağlar.
Tomas'ın Tereza'ya hisleri, tutkulu bir aşktan çok bağlılık ve merhamet duygusuna yakındır.
Tereza'yı akan bir suyun içinde, bir sepetle kendisine gönderilmiş bir varlık gibi düşünür. Bu
imge de Tereza'yı bir seçim hâli olması dışına iter. Tomas için Tereza istenmiş bir hayat değil,
başına gelmiş bir hayattır. Bu yüzden onu bırakmayı düşünür ama bırakamaz; onunla kalır
ama onun taleplerini karşılamakta zorlanır. Tereza'nın kıskançlığı Tomas'ı yorar; fakat bu
yorgunluk da ilişkisini bitirmeden hafifliği koruma arzusudur.
Tomas'ın kaçış eğilimi yalnızca aşk ilişkilerinde değildir, hayatın diğer alanlarında da
belirgindir. Çocuğuyla ilişki kurmak istememesi bunun açık göstergesidir. Çocuğun annesi
sorun çıkardığında mücadele etmeyi değil, uzaklaşmayı seçer. Aynı şekilde kendi anne ve
babasıyla olan bağlarını da kolaylıkla koparır. Tomas, sorumluluk çağrıştıran her bağdan
sezgisel olarak geri durur. Tomas hayatın ağır taraflarını mümkün olduğunca dışarıda tutma
arzusundadır.
Politik baskı Tomas'ın hayatına doğrudan girdiğinde, hafiflik anlayışı ciddi bir sınavdan
geçer. Tereza'ya duyduğu bağlılık yüzünden İsviçre'den Prag'a döner; fakat döndüğünde artık
eski kariyerine sahip olamaz. Bunun nedeni, Oidipus üzerine yazdığı makaledir. Metin aslında
çok sert değildir; ancak yayımlanırken büyük ölçüde kesilir, bağlamından koparılır ve
saldırgan bir politik metin gibi sunulur. Böylece Tomas'ın düşüncesi, onun aleyhine çevrilen
bir araca dönüşür.
Bu süreçten sonra Tomas doktorluk yapamaz. Daha sonra yaptığı işler, mesleki kimliğinin çok
altındadır. Ancak Kundera Tomas'ın durumunu dramatik bir düşüşle anlatmaz; onun adına
ironik bir dönüşüm kurar. Ünlü bir cerrahın "basit" bir işte çalışması, çevresinde merak
uyandırır. İnsanlar ona ilgi gösterir, bazen işi bile doğru dürüst yaptırmadan yalnızca imza alıp
gönderirler. Tomas için bu durum tuhaf bir rahatlık yaratır. Mesleğin ağırlığından kurtulmuş,
ama hâlâ görünür ve cazip bir figür olarak kalmıştır. Kadınlar yine etrafındadır; hayat hâlâ
hafiftir.
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde Tomas'ın simgesi, bir yaşama biçimidir ve dünyayla
kurulan ilişki tarzı etrafında belirginleşir. Tomas'ın simgesel ekseni, hayatı düzenleme ve
farklı alanlar hâlinde deneyimleme yetisidir. Cerrah olması bu yapının merkezinde yer alır;
cerrahlık, onun için karmaşık olanı ayırarak anlaşılır kılma biçimidir.
Tomas dünyayı beden ve ruh, yakınlık ve bağlılık, arzu ve sevgi gibi düzlemler üzerinden
düşünür ve her birini kendi sınırları içinde yaşar. Bu ayrıştırma becerisi, ona hareket
serbestliği ve içsel bir hafiflik kazandırır. Cebinde taşıdığı sabun bile hafifliğin gündelik
hayattaki karşılığıdır; yaşananın ardından hayatın akışını sürdürme isteğini simgeler. Oidipus
üzerine yazdığı metin ise Tomas'ın düşünsel yönünü görünür kılar; tarih, sorumluluk ve
bireysel bilinç üzerine kurduğu sorgulamanın bir ifadesidir. Mesleğini bıraktıktan sonra
pencere silmesi, simgesel düzlemi yeni bir boyuta taşır: Bir zamanlar bedenlerin iç dünyasıyla
ilgilenen Tomas, artık dünyaya yüzeyler aracılığıyla bakar ve gündelik hayatın ritmiyle
uyumlu bir varoluş kurar.
Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde Tomas, hafifliğin bilinci olarak belirir; cerrahlık,
sabun, düşünce ve yüzeylerle kurulan ilişki aynı eksende toplanır. Tomas'ın dünyasında
anlam, hayatı ağırlaştırmadan taşımayı, varoluşu akış içinde düzenlemeyi mümkün kılan
bilinçli bir mesafede şekillenir.
***
Tereza Tomas'ın hayatına kader gibi girer; ama Kundera'nın asıl yaptığı, Tereza'yı "saf
kadın" kalıbına sıkıştırmamaktır. Tereza'nın kırılganlığı dünyanın yükünü taşıma biçimidir. O,
hayatta bağ kurmayı seçer. Aşk onda varoluşsal bir bağdır. Tomas'ı sevdiği için onu
kabullenir ve acı çeker. Tereza romanın ahlaki ve duygusal ağırlığını taşıyan bir bilinçtir.
Kundera onu ne yalnızca kırılgan bir kadın ne de saf bir mağdur olarak anlatır. O, hayatı
hafifletmek yerine yüküyle taşımayı seçer.
Tereza'nın dünyasında beden ile ruh birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturur. Tomas'ın başka
kadınlarla kurduğu yakınlık, Tereza'nın iç dünyasında derin bir varoluşsal farkındalık yaratır.
Tomas, bedensel deneyimleri duygusal bağdan ayrı bir düzlemde yaşayabilirken, Tereza için
beden ruhun doğal ifadesidir ve ondan bağımsız düşünülemez. Yaşadığı duygu, kıskançlıktan
çok, aşkın anlamının yeniden sorgulanmasıyla ilgilidir. Tereza, Tomas'ın ilişkilerini zihninde
defalarca yeniden canlandırır; bu tekrarlar, onun dünyayı algılama biçiminin bir parçası hâline
gelen sürekli bir tanıklık duygusu üretir.
Tereza'nın Tomas'a bağlılığı, kendini feda eden bir teslimiyet değildir. O, Tomas'ı seçmiştir;
fakat bu seçim, sürekli bir sınanma getirir. Kıskançlığı dünyayı algılama biçiminin sonucudur.
Tereza, sevdiği şeyin kaybolabileceğini her an hisseder. Sevgi Teraza için kesintisiz bir
teyakkuz hâlidir. Tereza'nın annesiyle ilişkisi de onun karakterini belirleyen önemli bir
eksendir. Annesinin bedenini teşhir eden, mahremiyeti değersizleştiren tavırları, Tereza'da
derin bir utanç ve sınır bilinci yaratır. Tereza'nın bedeniyle kurduğu mesafeli ilişki, annesiyle
kurduğu çocukluk deneyiminin izlerini taşır.
Tereza'yı güçlü kılan şey acıya dayanması değil; acıyı inkâr etmemesidir. Tereza, hafifliğin
sunduğu kaçışları reddeder. O, dünyada kalmayı, bağ kurmayı, yük taşımayı seçer. Tereza ile
Tomas arasındaki ilişki bu yüzden bir denge değil, bir gerilim alanıdır. Tomas hafifliği, Tereza
ağırlığı temsil eder; ama roman boyunca bu iki uç birbirini dönüştürür. Tereza, Tomas'ı
dünyaya bağlar; Tomas, Tereza'ya hayatta kalmanın yollarını öğretir. Hiçbiri diğerini
tamamen değiştiremez; ama birlikte kaldıkça, her ikisi de seçtikleri yaşam biçiminin bedelini
daha açık görür.
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde Tereza'nın simgesi, en belirgin hâliyle fotoğraf
makinesi etrafında yoğunlaşır; ancak bu simgesel merkez, bedenle, hafızayla ve hayvanlarla
kurulan bağlar sayesinde genişleyerek derinleşir. Fotoğraf makinesi Tereza için dünyaya
bakma ve dünyada yer alma biçimidir; fotoğraf çekerken anı dondurmak yerine, yaşananların
kaybolmadan varlığını sürdürmesini sağlar.
İşgal günlerinde sokakları, askerleri ve yüzleri kaydetmesi, gerçeğin görünür kalmasına
verdiği önemin bir ifadesidir. Bu tanıklık, Tereza'nın dünyasında hafızayı canlı tutmanın bir
yoludur; anlam unutmakla değil, hatırlamakla derinleşir. Aynı bütünlük anlayışı bedenle
kurduğu ilişkide de sürer: Tereza için beden ve ruh ayrılmaz bir birlik oluşturur, bu nedenle
aşk varoluşsal bir bağ olarak yaşanır.
Hayvanlar, özellikle Karenin, bu simgesel dünyada ayrıcalıklı bir yer tutar; Karenin'le
kurulan ilişki, talep üretmeyen, ölçülmeyen ve sınanmayan bir sevgi alanı açar ve
masumiyetin hâlâ mümkün olduğunu hatırlatır. Tereza'nın annesiyle ilişkisi de bu yapıyı
tamamlar; mahremiyetin değersizleştirildiği bir ortamda sınır bilinci ve iç derinlik geliştirir,
görünür olanla saklı olan arasındaki dengeyi önemser. Tüm bu unsurlar birleştiğinde Tereza,
ağırlığın ve tanıklığın bilinci olarak belirir: Fotoğraf makinesi, beden, hafıza ve hayvanlarla
kurulan bağ aynı eksende toplanır ve Tereza'nın dünyasında anlam, geçip giden anlarda değil,
görülen, hatırlanan ve paylaşılan deneyimlerde biçimlenir.
***
Sabina romanın hafiflik fikrini en bilinçli, en tutarlı biçimde yaşayan karakteridir. Tomas
hafifliği sezgisel olarak seçerken, Sabina onu bir yaşam ilkesine dönüştürür. Onun hayatı
tesadüfi kaçışlardan değil, kaçışı savunan bir dünya görüşünden oluşur. Sabina için ihanet
ahlaki bir sorun değildir, varoluşsal bir zorunluluktur. Ailesini, ülkesini, ideolojileri ve
sevgililerini terk eder. Terk etmek, onun için kendini koruma biçimidir. Çünkü Sabina'ya göre
bağlanmak, kaçınılmaz olarak teslimiyeti beraberinde getirir.
Sabina, totaliter düşünceye yalnız politik değil, estetik bir mesafeyle karşı durur. Sosyalist
gerçekçiliğe duyduğu nefret tesadüf değildir. Ona göre bu sanat anlayışı, dünyayı tek bir
doğruya indirger, çoklu anlamları yok eder. Sabina için en büyük tehlike hayatın tek bir
yorum üzerinden okumaktır.
Sabina'nın Tomas'la ilişkisi, hafifliğin uyumlu bir birlikteliğidir. İkisi de bedeni ruhun
yüklerinden ayırmayı bilir. Tomas için bu ayrım bir rahatlama sağlar; Sabina içinse bir
zorunluluktur. Ancak Sabina'nın hafifliği Tomas'tan daha radikaldir. Tomas bağlanmaktan
kaçınır; Sabina bağlanmayı başlı başına bir tehdit olarak görür. Tomas'la olan ilişkisi,
derinleşme ihtimali belirdiği anda tükenmeye başlar.
Franz'la kurduğu ilişki ise Sabina'nın karşıtını görünür kılar. Franz ideallere, büyük anlatılara,
ahlaki yüceliğe inanır. Sabina'nın gözünde yücelik masum değildir; aksine tehlikelidir.
Franz'ın aşkı bile Sabina'ya göre bir tür "yüce anlam" arayışıdır; Sabina'nın özgürlüğünü
değil, Franz'ın kendini iyi hissetme ihtiyacını besler. Sabina, Franz'ı sever ama onun
dünyasında kalamaz. Onun için sevgi bile, bağlayıcı hâle geldiğinde terk edilmesi gereken bir
şeydir.
Franz, Sabina'nın tam karşısında konumlanan bir karakterdir. O, ideallere, büyük düşüncelere
ve kolektif anlamlara inanır; dünyayı ahlaki bir çerçeve içinde kavramaya çalışır. Sabina'ya
duyduğu aşk da bu eğilimin dışına çıkmaz. Franz için sevgi, anlamlı ve yüce bir hedefe
yönelmiş bir bağlılıktır. Sabina'nın hafifliği onu cezbetse bile, bu hafifliği uzun süre
taşıyamaz. Çünkü Franz, hayatın ancak bir "anlam düzeni" içinde değer kazanabileceğine
inanır.
Kundera'nın Franz'a yaklaşımı yargılayıcı değildir; fakat dikkatle çizilmiş bir mesafe içerir.
Franz'ın sorunu kötü niyetli olması değil, iyiliğe duyduğu sarsılmaz inançtır. Onun "ahlaki
yücelik" arayışı, hayatın çelişkilerini ve düzensizliğini yeterince hesaba katmaz. Politik
alanda büyük yürüyüşlere, büyük sloganlara ve simgesel duruşlara yönelmesi de bu
yüzdendir.
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde Sabina ve Franz, romandaki simgesel yapıyı birlikte
tamamlayan iki karşıt eksen olarak kurulur. Kundera bu iki karakteri yalnızca bir aşk ilişkisi
içinde değil, iki ayrı dünya algısının yan yana gelişi olarak düşünür. Sabina ve Franz, hafiflik
ile anlam, hareket ile yön, kaçış ile bağlanma arasındaki gerilimi görünür kılan simgesel
figürlerdir.
Sabina'nın simgesi şapkadır; şapka bir düşünme biçimidir. Şapka Sabina için kimliğin sabit
olmadığını, değiştirilebilir ve oynanabilir olduğunu gösterir. Takılır, çıkarılır, yeniden anlam
kazanır. Sabina'nın hayat anlayışı da böyledir. O, kendini tek bir yere, tek bir role ya da tek
bir kimliğe sabitlemeden yaşar. Ülkesini, geçmişini, ideolojileri ve ilişkilerini ardında
bırakabilme becerisi, onun özgürlüğünün kaynağıdır. Şapka, Sabina'nın dünyasında hafifliğin
estetik hâlidir.
Sabina'nın sanata yaklaşımı da şapka simgesiyle uyumludur. O, tek bir hakikat iddiasına
kapanan her şeyi -sanatta, siyasette, aşkta- boğucu bulur. Resimlerinde olduğu gibi hayatında
da örtülerin, katmanların ve belirsizliklerin varlığı önemlidir.
Franz'ın simgesi ise yürüyüştür. Yürüyüş, onun dünyasında yön, amaç ve anlam arayışını
temsil eder. Franz, hayatı bir anlam çizgisi üzerinde kavrar. Onun için düşünce, eylemle;
sevgi, idealle; bireysel deneyim, kolektif bir bağlamla birleşir. Franz yürürken yalnız değildir;
kalabalıkla, sloganlarla, ortak bir duyguyla birlikte hareket eder. Yürüyüş, onun dünyasında
ahlaki bir duruştur.
Franz'ın aşkı da bu simgesel çerçeveye yerleşir. Sabina'yı severken bile, sevgiyi yüce bir
anlatının parçası olarak düşünür. Sevgi, onda yalnızca iki kişi arasında yaşanan bir yakınlık
değil; anlamlı, görünür ve paylaşılabilir bir bağlılıktır. Franz için hayat, ancak bu tür bir yön
duygusuyla değer kazanır. Yürüyüş simgesi, onun dünyasında tutarlılığı, sürekliliği ve inancı
temsil eder.
Sabina ile Franz arasındaki ilişki, bu iki simgenin yan yana duruşuyla anlam kazanır. Şapka
hareketi, değişimi ve açıklığı simgelerken; yürüyüş yönü, hedefi ve sürekliliği temsil eder.
Sabina, hayatın kapanmamasını ister; Franz, hayatın bir anlam etrafında toplanmasını. Bu
fark, onları birbirine yaklaştırdığı kadar, birbirlerinden ayıran bir alan da açar. Aynı ilişki
içinde iki farklı zaman duygusu yaşanır: Sabina anı, Franz sürekliliği önemser.
Kundera, bu iki karakteri karşı karşıya getirerek birini diğerine üstün kılmaz. Aksine, modern
insanın içindeki iki eğilimi birlikte düşünmeye çağırır. Sabina'nın şapkasıyla temsil edilen
hafiflik, hayata hareket ve esneklik kazandırır. Franz'ın yürüyüşüyle temsil edilen anlam
arayışı ise hayata yön ve derinlik verir. Roman boyunca bu iki simge, aynı dünyada farklı
varoluş biçimlerinin mümkün olduğunu gösteren işaretler hâline gelir.
***
Karenin'in varlığı, mutluluk kavramını farklı bir düzleme taşır. İnsan zamanı doğrusal bir
çizgi üzerinde yaşar; ilerler, geride bırakır ve geri dönmez. Bu yüzden mutluluk, insanda çoğu
zaman anlara dağılmış bir deneyim olarak belirir. Karenin'in dünyasında ise zaman
döngüseldir. Aynı yürüyüşler, aynı oyunlar ve aynı sesler tekrar eder; bu yinelenme, süreklilik
duygusu ve huzur üretir. Kundera'nın "mutluluk yinelenmeye duyulan özlemdir" düşüncesi,
Karenin'in gündelik varoluşunda somut bir karşılık bulur.
Tanrı'nın insana hayvanlar üzerinde egemenlik verdiği düşüncesi, romanda insanın kendini
dünyanın merkezine yerleştirme biçimi olarak ele alınır. Bu egemenlik anlayışı, doğayı ve
hayvanları insan için var olan unsurlar olarak görmenin temelini oluşturur. Kundera, bu
yetkilendirmenin ilahi bir zorunluluktan çok tarihsel ve zihinsel bir kurgu olduğunu sezdirir.
Hayvanlara yönelik şiddetin geniş ölçekte kabul görmesi, bu düşünce yapısının doğal sonucu
hâline gelir. Roman ahlaki ölçüyü güçle değil, güçsüzle kurar: Hayvanlar, insanın kendisiyle
yüzleştiği bir sınav alanı oluşturur. Hafiflik-ağırlık karşıtlığı da yeniden anlam kazanır;
hayvanlara yönelen şiddet, görünmez ve gerekçelendirilmiş olduğu ölçüde hafif görünür, fakat
bu nedenle de insanın ahlaki bilincini belirleyen bir ölçüte dönüşür.
***
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni yazarken Milan Kundera, doğrudan tanıklık ettiği bir
döneme yaslanır. 1968 Prag Baharı, onun için düşünme ve yaşama biçimini derinden
etkileyen bir deneyimdir. Reformlarla birlikte ortaya çıkan özgürlük duygusu, toplumsal
canlılık ve düşünsel açıklık, Kundera'nın belleğinde güçlü bir iz bırakır. Ardından gelen
Sovyet işgali ise bu açıklığın nasıl daraldığını, gündelik hayatın nasıl yeni bir ritme
kavuştuğunu gösterir. Roman bu geçişin içinden konuşur: umutla başlayan bir dönemin başka
bir hâle evrilmesini anlatır.
Kundera'nın dikkatini çeken şey, tarihî olayların insanlarda yarattığı ince dönüşümlerdir.
İnsanların konuşma biçimleri, ilişkileri, meslekleri ve hatta düşüncelerle kurdukları mesafe
değişir. Roman, büyük politik anlatılar kurmak yerine, bu değişimin bireylerin hayatında nasıl
karşılık bulduğunu gösterir. Savaş ve işgal, romanda hayatın içine yayılan bir atmosfer olarak
hissedilir.
Bu noktada Kundera'nın kendisiyle roman arasındaki bağ belirginleşir. Yazar, yaşadığı
dönemi tek bir karakterde toplamaz; fakat düşünsel olarak en çok Tomas'ta yoğunlaşır. Tomas
gibi Kundera da yazıyla, düşünceyle ve mesafeyle ilişki kuran bir figürdür. Tomas'ın bir
metnin zamanla farklı anlamlar kazanabileceğini deneyimlemesi, Kundera'nın kendi
hayatında tanık olduğu bir gerçeğin edebî karşılığıdır. Yazının kaderinin, onu kuşatan tarihsel
bağlamla birlikte şekillenmesi, yazarın bizzat bildiği bir deneyimdir. Tomas romanda
yaşanmış bir düşünsel sürecin taşıyıcısı olarak yer alır.
Franz ve Sabina ise Kundera'nın gözlemlediği başka varoluş yönelimlerini temsil eder. Franz,
ideallerle ve kolektif anlamlarla kurulan güçlü bağı görünür kılar; Sabina ise estetik
özgürlüğü, hareket hâlinde kalmayı ve kimliğin akışkanlığını simgeler. Kundera, bu
karakterler aracılığıyla Prag Baharı sonrasında ortaya çıkan farklı tutumları yan yana getirir.
Her biri, aynı tarihsel deneyimin başka bir yüzünü taşır. Romanın zenginliği de bu çoklu
bakıştan doğar.
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, Milan Kundera'nın yaşadığı dönemin insanlarda bıraktığı
izleri görünür kılar. Prag Baharı, romanın içinde düşünceyi, sevgiyi ve anlamı biçimlendirir.
Kundera, tanık olduğu süreci edebiyat aracılığıyla yeniden düşünür ve okuru, tarihle bireysel
hayat arasındaki bağ üzerine dikkatle bakmaya davet eder.