HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 09 OCAK 2026, CUMA



Charles Darwin’in Türlerin Kökeni Adlı Kitabı: Tür Kavramının Tarihselleştirilmesi ve Doğal Seçilimin Mantığı

08.01.2026 00:00
Darwin, Türlerin Kökeni adlı eserine, türlerin değişmezliği fikrinin neden ve nasıl
sorgulanmaya başlandığını göstermek üzere bilinçli bir tarihsel çerçeveyle başlar. Bunun
temel nedeni, evrim düşüncesinin uzun süredir kabul gören bir doğa anlayışının karşısına
yerleştirilen kapsamlı bir kuram olmasıdır. Uzun süre doğa bilginlerinin büyük çoğunluğu,
türlerin sabit olduğu ve her birinin ayrı ayrı yaratıldığı görüşünü benimsemiştir. Türlerin
zaman içinde değişebileceği fikri ise çoğu zaman felsefi sezgiler düzeyinde kalmış, bilimsel
bir açıklama gücüne kavuşamamıştır. Darwin'in amacı, bu fikrin kendisinden önce de dile
getirildiğini, ancak neden ikna edici bir bilimsel çerçeveye oturtulamadığını göstermektir.
Bu bağlamda Buffon, türlerin değişmezliği düşüncesini ilk ciddi biçimde sorgulayan
isimlerden biri olarak öne çıkar. Türler arasındaki benzerliklere, çevrenin etkisine ve ortak
köken ihtimaline işaret etmesine rağmen Buffon, dönüşüm fikrini tutarlı bir mekanizma ile
temellendiremez. Türlerin değiştiğini açıkça savunan ilk sistemli düşünür ise Lamarck'tır.
Lamarck, insan dâhil bütün canlıların daha önce yaşamış biçimlerden türediğini ve bu sürecin
doğa yasalarına dayandığını ileri sürer. Türlerle çeşitler arasındaki sınırların belirsizliği ve
canlı biçimler arasındaki süreklilik, onu bu sonuca götürür. Ancak Lamarck değişimi büyük
ölçüde alışkanlıklara, organların kullanılmasına ya da kullanılmamasına ve çevrenin doğrudan
etkisine bağlamış; ayrıca canlıların zorunlu bir ilerleme yasasına göre sürekli geliştiğini
varsaymıştır. Darwin, Lamarck'ın türlerin değiştiği yönündeki sezgisini önemli bulur; ancak
bu sezginin, doğadaki karmaşık uyumları açıklayacak bir mekanizma sunmadığını düşünür.
Lamarck'tan sonra gelen birçok doğa bilgini türlerin değişebilirliğini kısmen kabul etmiş,
fakat yaşayan türlerin hâlâ değiştiği fikrine mesafeli yaklaşmıştır. Geoffroy Saint-Hilaire
çevrenin etkisini vurgulamış, ancak dönüşüm konusunda temkinli kalmıştır. Wells ve Patrick
Matthew doğal seçme ilkesini Darwin'den önce dile getirmiş olsalar da, bu düşünceler sınırlı
bağlamlarda kalmış ve sistemli bir kurama dönüşmemiştir. Vestiges of Creation bilimsel
bakımdan zayıf olmasına rağmen, türlerin değişmezliği fikrine yönelik toplumsal direnci
kırmıştır. Darwin bu tabloyu sunarak evrim fikrinin yeni olmadığını, fakat kendisinden önce
bilimsel bir açıklama gücüne ulaşamadığını vurgular.
Beagle yolculuğu sırasında Güney Amerika'daki canlıların dağılımı, fosil türlerle yaşayan
türler arasındaki yakın benzerlikler ve adalardaki özgün canlı toplulukları, türlerin başlı
başına yaratıldığı varsayımıyla bağdaşması güç olgular olarak Darwin'in karşısına çıkar.
Darwin bu gözlemleri 1837'den itibaren sistemli biçimde toplamaya başlar, 1844'te bir taslak
hazırlar; ancak uzun süre yayımlamaktan kaçınır. Wallace'ın aynı sonuca bağımsız olarak
ulaşması, onu çalışmasını yayımlamaya zorlar. Darwin, kitabının eksik olduğunu açıkça kabul
eder ve bilimsel güvenin, karşıt olgularla yüzleşmekten doğduğunu özellikle vurgular.
Darwin için asıl sorun, yalnızca türlerin değişip değişmediği değildir. Temel problem,
doğadaki karmaşık yapıların ve olağanüstü uyumların nasıl ortaya çıktığıdır. Ağaçkakanın
gagası ve diliyle beslenme biçimine tam uyumu ya da ökseotunun belirli kuşlar ve böceklerle
kurduğu karmaşık ilişkiler, yalnızca çevre koşullarıyla ya da alışkanlıklarla açıklanamaz. Bu
noktada Darwin, Lamarckçı açıklamaların yetersizliğini açıkça ortaya koyar. Çözüm

arayışında evcilleştirilmiş hayvanlar ve tarım bitkileri üzerinde yoğunlaşır; çünkü bu
örneklerde değişkenlik açık biçimde gözlemlenebilir ve küçük farkların seçilerek
biriktirilebildiği görülür.
Darwin değişkenliği iki ana kaynakta ele alır: yaşam koşullarının organizmayı doğrudan
etkilemesi ve üreme sisteminin çevresel değişimlere duyarlılığı yoluyla ortaya çıkan dolaylı
varyasyonlar. Bu varyasyonlar çoğu zaman rastlantısaldır; ancak doğal seçme rastlantısal
farkları yönlü hâle getirir. Yaşama mücadelesi içinde en küçük avantaj sağlayan özellikler
korunur ve kuşaktan kuşağa aktarılır. Böylece bilinçli bir amaç olmaksızın uyum ve çeşitlilik
ortaya çıkar.
Üreme sistemi Darwin'in açıklamasında merkezi bir yer tutar. Bir canlı genel olarak sağlıklı
olabilir; ancak üreme sistemi çevredeki çok küçük değişimlerden bile derin biçimde
etkilenebilir. Evcilleştirilmiş hayvanların tutukluluk altında üreyememesi, bitkilerin bolca
büyüyüp tohum vermemesi bu hassasiyetin açık örnekleridir. Darwin, döllerdeki değişkenliğin
temel kaynaklarından birinin de bu üreme düzensizlikleri olduğu sonucuna varır.
Bu çerçeve, Darwin'in hibrit kısırlığına yaklaşımını da belirler. Uzun süre doğa bilginleri,
türleri ayıran en güvenilir ölçütün türler arası çaprazlamanın başarısızlığı ya da ortaya çıkan
yavruların kısır olması olduğunu varsaymıştır. Darwin ise "kısırlık" başlığı altında toplanan
olguların tek tip olmadığını gösterir. Bir yanda döllenmenin hiç gerçekleşmemesi ya da
embriyonun erken evrede ölmesi, diğer yanda ise sağlıklı görünen hibrit bireyin yetişkinlikte
kısır olması vardır. Bu durumlar biyolojik olarak aynı değildir.
Darwin, hibrit kısırlığının mutlak değil dereceli olduğunu vurgular. Bazı hibritler tamamen
kısırdır, bazıları kısmen doğurgandır; sonuçlar türlere, bireylere ve koşullara göre değişir. Bu
kadar düzensiz ve değişken bir olgunun, türleri bilinçli biçimde ayırmak için özel olarak
konmuş bir engel olması ikna edici değildir. Darwin'e göre hibrit kısırlığı, türlerin üreme
sistemlerinin tam olarak örtüşmemesinden kaynaklanır.
Darwin'in temel savı nettir; kısırlık bir yan etkidir. Doğal seçme yalnızca üreme başarısını
artıran özellikleri biriktirir; kısır bir birey ise soyunu sürdüremez ve bu nedenle kısırlık
doğrudan seçilemez. Hibrit kısırlığı, türler zamanla ayrıştıkça özellikle üreme sistemlerinde
biriken fizyolojik farkların kaçınılmaz ama amaçsız bir sonucudur.
Bu nedenle hibritlerin kısır olması, türlerin baştan ayrı ve değişmez yaratıldığının kanıtı
değildir. Aksine, türler ortak bir kökten ayrıldıkça, üreme sistemleri arasındaki uyum giderek
zayıflar ve bu uyumsuzluk kısırlık olarak görünür hâle gelir. Tür sınırları evrimsel ayrışmanın
tarihsel sonuçlarıdır. Darwin açısından hibrit kısırlığı türlerin zaman içinde nasıl ayrıldığını
anlamamıza yardımcı olan önemli bir biyolojik göstergedir.
Darwin, tür, çeşit ve hibrit kavramlarının derece farkları olarak düşünülmesi gerektiğini
savunur. Doğurganlık ve kısırlık sabit ölçütler değildir; değişken, bağlamsal ve tarihsel
olgulardır. Bu nedenle kısırlık evrimsel ayrışmanın biyolojik izlerinden biridir. Türleri uzun
bir tarihin geçici durumları olarak ele aldığımızda, hibrit kısırlığı gibi olgular açıklanması
gereken sorunlar olmaktan çıkar ve evrimin beklenen sonuçları hâline gelir.

Darwin, Türlerin Kökeni'nde evrim kuramına yöneltilen en güçlü itirazlardan birini doğrudan
ele alır. Eğer türler gerçekten yavaş ve aşamalı biçimde değişerek ortaya çıkıyorsa, neden
yerbilimsel kayıtlarda bu sürecin sayısız ara basamağını açıkça göremiyoruz ve neden birçok
canlı grubu fosil kayıtlarında sanki bir anda ortaya çıkmış gibi görünmektedir?
Darwin'in ilk vurgusu fosil kayıtlarının doğası üzerinedir. Ona göre yerbilimsel belgeler,
dünyanın geçmişini eksiksiz biçimde kaydeden düzenli bir arşiv değildir. Bir canlının
fosilleşmesi son derece istisnai koşullara bağlıdır; organizmanın hızla gömülmesi, çürümeden
korunması, uygun tortularla örtülmesi ve bu tortuların milyonlarca yıl boyunca bozulmadan
kalması gerekir. Oysa doğada çoğu canlı, özellikle karada yaşayanlar, iz bırakmadan yok olur.
Deniz ortamlarında bile her dönem ve her bölgede tortu birikimi gerçekleşmez; bazı yerlerde
çökelme çok yavaş ilerler, bazı dönemlerde ise tamamen durur. Ayrıca yerkabuğu sürekli
yükselir, alçalır, aşınır ve eski tabakaları ortadan kaldırır. Bu nedenle Darwin'e göre fosil
kayıtları, yaşam tarihinin yalnızca küçük, rastlantısal ve parçalı bir bölümünü saklar.
Bu yapısal eksiklik, fosil kayıtlarında türlerin "birdenbire ortaya çıkmış" gibi görünmesine
yol açar. Darwin, bu görünümün gerçek bir ani yaratılışı yansıtmadığını savunur. Bir canlı
grubu, belirli bir bölgede fosil kayıtlarına ilk kez girmeden çok önce, başka bir coğrafyada
uzun süre boyunca yavaş yavaş değişmiş, çeşitlenmiş ve güçlenmiş olabilir. Uygun koşullar
oluştuğunda bu grup hızla yayılmış ve sanki aniden ortaya çıkmış izlenimi yaratmıştır. Ayrıca
ardışık yerbilimsel tabakalar arasında çoğu zaman çok uzun zaman boşlukları bulunur. Biz bu
boşlukları göremediğimiz için, "önce yok, sonra var" gibi keskin bir tabloyla karşılaşırız.
Darwin, özellikle Kambriyum tabakalarında çok sayıda hayvan grubunun görece kısa bir
zaman aralığında görünmesini teorisi açısından ciddi bir güçlük olarak kabul eder. Bu noktada
kaçamak yapmaz. Ancak bu durumun, Kambriyum'dan önce çok uzun evrimsel dönemlerin
yaşanmış olmasıyla açıklanabileceğini öne sürer. Ona göre bu erken dönemlerin fosil kayıtları
ya henüz keşfedilmemiştir, ya başkalaşım geçirmiştir ya da tamamen yok olmuştur.
Darwin'in fosil kayıtlarına ilişkin temel argümanı şudur. Her ne kadar kayıtlar eksik ve
parçalı olsa da, mevcut fosiller rastgele değildir. Ardışık jeolojik tabakalarda bulunan canlılar,
birbirlerine çok benzer; ancak çok daha eski ya da çok daha yeni tabakalardakilerle belirgin
biçimde farklılaşır. Bu durum türlerin yavaş ve kademeli değişimlerle ortaya çıktığını gösterir.
Bu noktada Darwin, fosil kayıtlarını coğrafi dağılım verileriyle birlikte düşünür. Onun dikkat
çektiği temel olgulardan biri, belirli bir bölgede geçmişte yaşamış canlılarla bugün aynı
bölgede yaşayan canlılar arasındaki belirgin akrabalık sürekliliğidir. Avustralya'daki fosil
keseli memeliler, bugünkü Avustralya keselileriyle; Güney Amerika'daki fosil dev memeliler,
bugün o kıtada yaşayan tembel hayvanlar, armadillolar ve karıncayiyenlerle açık bir benzerlik
gösterir. Aynı durum Yeni Zelanda'nın fosil kuşları ve günümüzdeki kuş türleri için de
geçerlidir. Bir kıtanın ölüleri ile dirileri arasında tarihsel bir bağ vardır.
Darwin bu olguyu iklimle ya da fiziksel çevre koşullarıyla açıklamanın yetersiz olduğunu
özellikle vurgular. Çünkü benzer iklim kuşaklarına sahip kıtalar, bütünüyle farklı canlı
topluluklarına sahiptir. Buna karşılık tek bir kıta içinde çok farklı iklimlerde yaşayan türler,
başka kıtalardaki benzer iklimlerde yaşayan türlerden çok daha yakındır. Bu durum canlıların

dağılımını belirleyen asıl etkenin iklim değil, soy geçmişi olduğunu gösterir. Darwin'in
vardığı sonuç nettir; türler bulundukları bölgelerde, daha önce yaşamış yakın akraba türlerden
türeyerek ortaya çıkar.
Bu çerçevede Darwin, "yaratılış merkezleri" fikrine karşı çıkar. Ona göre her tür için ayrı ayrı
yaratılış merkezleri varsaymak, hem gereksizdir hem de gözlemlerle uyumsuzdur. Türler
belirli bölgelerde ortaya çıkar, yayılır, ayrışır ve zamanla bazı soylar tükenirken bazıları
varlığını sürdürür. Bu süreçte coğrafi karakter korunur. Avustralya'da keselilerin, Güney
Amerika'da dişsizlerin baskın olması, bu tarihsel sürekliliğin sonucudur.
Darwin burada önemli bir yanlış anlamayı da düzeltir. Fosil dev hayvanların, bugünkü küçük
türlere doğrudan dönüştüğü düşüncesini reddeder. Bu dev türlerin çoğu tamamen yok
olmuştur; ancak aynı cins içindeki daha küçük ve daha uyumlu türlerin soyları devam etmiştir.
Evrimde süreklilik soy çizgileri üzerinden işler. Yeni türlerin ortaya çıkışı ile eski türlerin yok
oluşu, aynı sürecin iki yüzüdür.
Darwin coğrafi dağılımı açıklarken buzul çağlarının rolüne de özel bir yer verir. Avrupa ve
Kuzey Amerika'daki dağ zirvelerinde, arktik bölgelerde yaşayan türlerle büyük benzerlik
gösteren bitki ve hayvanların bulunması, ona göre geçmişte yaşanan büyük iklim
değişimleriyle açıklanmalıdır. Buzul çağlarında soğuk iklim türleri güneye doğru yayılmış,
iklim ısındığında ise kuzeye çekilmiş; bazıları dağ zirvelerinde izole hâlde kalmıştır. Bu
durum bugün birbirinden çok uzak bölgelerde benzer türlerin bulunmasını açıklar. Ayrı ayrı
yaratılış varsayımı, bu karmaşık dağılımı açıklamakta yetersiz kalır.
Darwin ayrıca canlıların uzun mesafelere nasıl yayılabildiğini ayrıntılı biçimde tartışır. Deniz
akıntıları, buz kütleleri, yüzen bitki parçaları, kuşların ayaklarına ya da kursaklarına yapışan
tohumlar, hatta böcek sürüleri bile canlıların yeni bölgelere taşınmasını sağlayabilir. Bu tür
olaylar nadir olabilir; ancak jeolojik zaman ölçekleri düşünüldüğünde, yeni türlerin yayılması
için yeterlidir. Bu nedenle Darwin'e göre her coğrafi benzerliği ayrı bir yaratılışla açıklamaya
gerek yoktur.
Bütün bu gözlemler Darwin'i tek bir sonuca götürür. Fosil kayıtlarının eksikliği ve türlerin
belirli bölgelerde "ani" görünümü, evrimin nasıl işlediğine dair güçlü ipuçları sunar.
Yerbilimsel belgeler, uzun ve kesintili bir tarihin yalnızca bazı anlarını saklamıştır. Türler
yavaş yavaş değişir, yayılır, rekabet eder ve elenir; fosil kayıtları ise bu uzun sürecin yalnızca
dağınık kısımlarını korur.
Darwin, Türlerin Kökeni'nde embriyoloji ve körelmiş organları, evrim kuramının ortak
kökenden değişerek türeme fikrinin en derin ve en zor göz ardı edilebilecek göstergeleri
olarak ele alır. Bu alanların önemi, doğrudan çevresel uyumla açıklanamayacak olmalarında
yatar. Bir canlının yetişkin hâli, yaşadığı koşullara uyumun sonucudur; embriyonik yapılar ve
işlevsiz organlar ise çoğu zaman bu uyumla hiçbir doğrudan ilişki taşımaz.
Darwin'in embriyolojiye yönelttiği temel soru şudur. Neden çok farklı türlere ait canlılar,
gelişimin erken evrelerinde birbirlerine bu kadar benzer görünür? Memeli, kuş ve sürüngen
embriyoları, yaşamlarının ilk aşamalarında çoğu zaman ayırt edilemeyecek kadar benzerdir.

Boyun bölgesindeki yarıklar, damarların düzeni ve genel vücut planı, yetişkin hâllerindeki
derin farklılıklara rağmen ortak bir şemayı yansıtır. Bu benzerlikler, embriyoların farklı çevre
koşullarında gelişmesiyle açıklanamaz; çünkü biri anne karnında, biri yumurtada, biri suda
gelişmektedir. Darwin'e göre bu ortaklık, ancak ortak bir atadan miras alınmış bir yapısal plan
varsayıldığında anlam kazanır.
Darwin burada önemli bir ayrım yapar. Embriyonun erken evreleri, canlının atalarının tarihini
yansıtır. Doğal seçme çoğu zaman değişiklikleri yaşamın ileri evrelerinde etkili olacak
biçimde biriktirir; çünkü erken gelişim aşamalarında yapılan köklü değişiklikler,
organizmanın yaşamasını bütünüyle imkânsız hâle getirebilir. Bu nedenle embriyonik yapılar,
uzun süre boyunca görece korunur. Gelişimin ilerleyen safhalarında ise çevreyle doğrudan
temas başlar ve uyuma yönelik farklılaşmalar belirginleşir. Embriyo ile yetişkin arasındaki
farkın bu şekilde açıklanması, Darwin'e göre ayrı ayrı yaratılış varsayımından çok daha
tutarlıdır.
Darwin, embriyolojik benzerliklerin her zaman "daha basit" ya da "daha aşağı" bir durumu
temsil etmediğini de özellikle vurgular. Bazı canlılarda larva evresi, yetişkin hâlden daha
karmaşık ve donanımlı olabilir. Örneğin bazı asalak türlerin yetişkin bireyleri son derece basit
yapılara indirgenmişken, larvaları hareket yeteneğine ve gelişmiş organlara sahiptir. Bu
durum, evrimi zorunlu bir ilerleme çizgisi olarak gören yaklaşımlarla bağdaşmaz. Darwin
açısından önemli olan, bir yapının "ileri" ya da "geri" olması değil, hangi yaşam evresinde
seçilim baskısına maruz kaldığıdır.
Embriyolojiyle bağlantılı olarak Darwin'in ele aldığı ikinci büyük konu körelmiş organlardır.
Körelmiş organlar, ya bütünüyle işlevsiz hâle gelmiş ya da çok sınırlı bir işlevi kalan
yapılardır. İnsanlardaki kuyruk sokumu kemiği, balinalardaki arka bacak kalıntıları,
yılanlardaki leğen kemikleri ya da uçamayan kuşlardaki kanatlar bu tür yapılara örnektir. Bu
organlar organizmanın bugünkü yaşamı için gerekli değildir; ancak varlıkları açıklama
gerektirir. Darwin'e göre bu açıklama, geçmişte işlevsel olmuş yapıların zamanla önemini
yitirmesiyle mümkündür.
Darwin, körelmiş organların ayrı ayrı yaratılmış canlılar düşüncesiyle açıklanmasının ciddi
güçlükler içerdiğini savunur. Eğer her tür baştan bugünkü hâliyle yaratılmış olsaydı, işe
yaramayan ya da zar zor fark edilen yapıların varlığı anlamsız olurdu. Bu tür yapıları
"simetriyi tamamlamak" ya da "tasarımın bir parçası" olarak açıklamak, Darwin'e göre
sorunu çözmez; yalnızca ertelemektedir. Buna karşılık evrimsel açıklama nettir. Bir yapı
atalarda işlevselken, yaşam koşulları değiştikçe önemini yitirir; doğal seçme bu yapıyı
bütünüyle ortadan kaldırmak zorunda değildir. Kullanılmayan ya da az kullanılan organlar
zamanla küçülür, körelir, ancak tamamen yok olmayabilir.
Darwin için körelmiş organların önemi gösterdikleri düzensizliktedir. Bu yapılar çoğu zaman
türden türe, hatta aynı türün bireyleri arasında bile farklılık gösterir. Bazen embriyo evresinde
belirgin biçimde ortaya çıkar, sonra gelişimin ilerleyen aşamalarında kaybolur. Örneğin bazı
balinalarda embriyonik dönemde diş tomurcukları oluşur, ancak doğumdan önce yok olur. Bu
tür olgular, Darwin'e göre, ancak tarihsel bir süreç varsayıldığında anlamlıdır.

Embriyoloji ile körelmiş organlar arasındaki bağ burada ortaya çıkar. Embriyo, organizmanın
geçmişine ait izleri geçici olarak açığa çıkarır; körelmiş organlar ise bu geçmişin yetişkin
bedendeki kalıntılarıdır. Biri zamansal olarak erken evrede, diğeri mekânsal olarak bedende
saklıdır; ancak ikisi de ortak kökenin izlerini taşır. Darwin'e göre bu iki alan, aynı tarihsel
sürecin farklı yüzleridir.
Darwin, embriyolojik benzerlikleri ve körelmiş organları evrimsel açıklamanın beklenen
sonuçları olarak görür. Türler ayrı ayrı ve değişmez biçimde yaratılmış olsaydı, bu tür tarihsel
izlerin varlığı açıklanamazdı. Oysa ortak atadan değişerek türeme fikri, embriyoların
gelişimin erken evrelerinde neden birbirine bu kadar benzediğini açıklar. Aynı tarihsel mantık,
yetişkin organizmalarda işlevini yitirmiş kalıntıların varlığını da anlamlı kılar.
Darwin, embriyoloji ve körelmiş organlar üzerinden şu sonuca varır. Canlıların bugünkü
yapıları, yalnızca mevcut işlevlerin ürünü değildir; aynı zamanda uzun bir evrimsel geçmişin
izlerini taşır. Doğal seçme, organizmaları baştan sona yeniden tasarlamaz; var olan yapılar
üzerinde çalışır, bazılarını geliştirir, bazılarını dönüştürür, bazılarını ise köreltir.
Charles Darwin'in Türlerin Kökeni adlı eseri, yalnızca "türler değişir" iddiasını ortaya atan
bir biyoloji kitabı değildir. Asıl gücü doğa tarihinin dağınık görünen alanlarını -tarihsel
gözlemler, evcil türler, fosil kayıtları, coğrafi dağılım, embriyoloji ve körelmiş organlar- tek
bir açıklayıcı ilke altında birleştirmesinde yatar. Darwin'in önerdiği çerçeve, doğadaki düzeni
mucizeye ya da önceden belirlenmiş sınırlara başvurmadan, tarihsel ve nedensel bir süreç
olarak kavramayı mümkün kılar.
Kitapta ele alınan bölümler bir arada düşünüldüğünde, Darwin'in temel yaklaşımının "tür"
kavramını sabit bir öz olmaktan çıkarıp tarihsel bir sonuç hâline getirdiği görülür. Türler,
önceden çizilmiş sınırlarla ayrılmış kapalı birimler değildir; uzun zaman ölçeklerinde, küçük
ama kalıtsal farklılıkların birikmesiyle ortaya çıkan geçici denge noktalarıdır. Çeşitler,
türleşmenin erken evrelerini; hibritler ise bu sürecin sınırlarında ortaya çıkan fizyolojik
uyumsuzlukları temsil eder. Doğurganlık ve kısırlık, evrimsel ayrışmanın derecesine bağlı
değişken olgulardır.
Darwin'in hibrit kısırlığına yaklaşımı bu bakımdan belirleyicidir. Kısırlığı türlerini üreme
sistemlerinin aşırı hassasiyetinden kaynaklanan amaçsız bir yan etki olarak yorumlaması,
evrim kuramının nedensel mantığını açıkça ortaya koyar. Doğal seçme, yalnızca üreme
başarısını artıran özellikler üzerinde etkili olabilir; kısır bireyler üzerinden işleyen bir seçilim
varsayımı hem gözlemsel hem de mantıksal olarak sürdürülemez.
Aynı tarihsel mantık, embriyoloji ve körelmiş organlar üzerinden daha derin bir boyut kazanır.
Embriyoların erken gelişim evrelerindeki benzerliği, canlıların ortak geçmişlerini yansıtır.
Körelmiş organlar ise bu geçmişin yetişkin bedende korunmuş kalıntılarıdır. Bu yapılar,
mevcut yaşam koşullarıyla açıklanamaz; ancak ataların yaşamında işlevsel olmuş yapılar
varsayıldığında anlam kazanır. Darwin'in vurguladığı gibi, doğal seçme organizmaları baştan
sona yeniden inşa etmez; var olan yapılar üzerinde çalışır, bazılarını geliştirir, bazılarını
dönüştürür, bazılarını ise köreltir. Bütün bu bulgular, fosil kayıtlarının eksikliği ve coğrafi
dağılımın düzensizliğiyle birlikte değerlendirildiğinde, evrimin neden çoğu zaman kesintili ve

aniymiş gibi göründüğü de anlaşılır hâle gelir. Yerbilimsel belgeler, yaşam tarihinin parçalı ve
seçici bir kaydıdır. Türlerin fosil kayıtlarında "birdenbire" ortaya çıkması, evrimin uzun ara
dönemlerin kayıt altına alınmamış olduğunu gösterir. Aynı şekilde, canlıların coğrafi dağılımı
iklimden çok soy geçmişiyle açıklanır; aynı bölgede yaşamış türler, yerlerini çoğu zaman aynı
bölgenin değişmiş soylarına bırakır.
Darwin, Teleolojinin Aşılması ve Modern Bilimin Nedensel Ufku
Doğa düşüncesinin uzun tarihinde teleoloji, yani doğadaki oluşları amaçlar üzerinden
açıklama eğilimi, neredeyse varsayılan bir çerçeve olmuştur. Antikçağ'dan itibaren canlıların
yapıları, çoğu zaman "ne için var oldukları" sorusu üzerinden anlaşılmaya çalışılmış;
organların biçimi, işlevlerine uygunluklarıyla birlikte bilinçli ya da yarı-bilinçli bir yönelimin
sonucu olarak yorumlanmıştır. Bu yaklaşımın klasik formu, doğayı içkin amaçlarla işleyen bir
düzen olarak kavrayan Aristotelesçi gelenekte ortaya çıkar. Canlılar, bu bakışta kendi
ereklerine doğru gelişen varlıklar olarak düşünülür.
Modern bilimin erken döneminde, özellikle mekanik doğa anlayışının yükselişiyle birlikte
teleoloji fizik alanında büyük ölçüde terk edilmiştir. Newtoncu evrende hareket, amaçlarla
değil kuvvetler ve yasalarla açıklanır. Ancak biyoloji bu dönüşümü daha geç yaşar. Bunun
temel nedeni, canlılardaki olağanüstü uyum görünümüdür. Göz görmek için, kanat uçmak
için, kök su almak için vardır gibi görünen yapılar, ereksel bir açıklamayı neredeyse
kendiliğinden davet eder. Bu nedenle biyoloji, uzun süre mekanik nedensellik ile teleolojik dil
arasında gerilimli bir alanda kalmıştır.
Bu bağlamda Charles Darwin'in tarihsel önemi daha net görünür. Darwin, teleolojik
açıklamayı doğrudan reddetmez; onu nedensel olarak dönüştürür. Canlı yapıların "bir işe
yarıyor gibi" görünmesi, geçmişte işlemiş seçilim süreçleriyle açıklanır. Göz görmek için var
değildir; görebilen varyasyonlar, hayatta kalma ve üreme bakımından avantaj sağladıkları için
korunmuştur. Uyum, geriye dönük olarak seçilmiş bir durumdur.
Darwin'in getirdiği bu dönüşüm, teleolojiyi biyolojiden tamamen silmez; fakat onu tarihsel
bir izlenime indirger. Canlı yapılarda gözlenen düzen ve uygunluk, ileriye dönük bir planın
değil, geçmişte tekrar tekrar işleyen eleme süreçlerinin ürünüdür. Bu nedenle Darwinci
açıklama, "neden böyle oldu?" sorusunu "ne için var?" sorusunun yerine geçirir.
Bu noktada Darwin'in yaklaşımı, modern bilimin genel yönelimiyle tam bir uyum içindedir.
Modern bilim, doğayı anlamak için nihai amaçlara değil, yerel nedenlere ve süreçlere
başvurur. Ancak Darwin'in özgünlüğü, bu nedenselliği zamansal olarak genişletmesinde
yatar. Doğal seçme, çok uzun zaman ölçeklerinde işleyen bir tarihsel nedenselliktir. Bu
nedenle evrimsel açıklama, klasik mekanik açıklamalardan farklı olarak, geçmişe dönük bir
anlatı kurmak zorundadır.
Darwinci biyoloji bu anlamda tarih ile bilimi birbirine yaklaştırır. Bir türün ya da bir organın
açıklaması, tıpkı tarihsel bir olayın açıklaması gibi, onu mümkün kılan koşulların,
rastlantıların ve seçici baskıların izini sürmeyi gerektirir. Sonuçlar ancak onları önceleyen
süreçler üzerinden anlaşılır.

Darwin'in teleolojiyle kurduğu bu dolaylı ilişki, aynı zamanda metafizik doğa tasarımlarına
da sınır çizer. Doğada düzen vardır; ancak bu düzen önceden tasarlanmış olmak zorunda
değildir. Uyum vardır; ancak bu uyum bilinçli bir yönelim gerektirmez. Türler, bir plana göre
gerçekleştirilmiş varlıklar değil, uzun bir seçilim tarihinin geçici ürünleridir. Bu bakış açısı,
canlıları geçmişleri tarafından biçimlendirilmiş süreçler olarak kavramayı mümkün kılar.
Bu nedenle Darwin'in katkısı, yalnızca teleolojik açıklamayı zayıflatmak değildir. O,
biyolojiyi, amaçlara başvurmadan da düzenin açıklanabileceği bir bilim hâline getirir. Böylece
biyoloji, modern bilimin nedensel ve tarihsel ufkuna tam anlamıyla dâhil olur.
Darwin, Tanrı ve Doğa
Charles Darwin'in Türlerin Kökeni ile ortaya koyduğu yaklaşım, sıklıkla Tanrı inancına
yönelik bir karşı çıkış olarak yorumlanmıştır. Ancak Darwin'in girişimi, Tanrı'nın varlığı
hakkında bir hüküm vermekten ziyade, doğayı açıklama biçimini köklü biçimde yeniden
kurmaya yöneliktir. Darwin, Tanrı'yı ne kanıtlamaya çalışır ne de onu tartışmanın merkezine
alır; doğadaki düzenin ve uyumun, başvurulan açıklama ilkeleri bakımından yeni bir temelde
ele alınabileceğini gösterir.
Darwin'den önce doğa tarihi büyük ölçüde ereksel bir dil içinde kavranmıştır. Canlı yapıların
işlevsel uygunluğu, bilinçli bir yönelimin ürünü olarak okunmuş; organların biçimi, yerine
getirdikleri işlevlerle birlikte düşünülmüştür. Darwin'in doğal seçme anlayışı bu okuma
biçimini dönüştürür. Bir yapı belirli bir amaç doğrultusunda ortaya çıkmaz; belirli koşullar
altında avantaj sağlayan varyasyonlar korunur ve zaman içinde birikir. Uyum, ileriye doğru
kurulmuş bir tasarımın sonucu olarak değil, geçmişte işlemiş eleme süreçlerinin ürünü olarak
kavranır.
Bu yaklaşımda Tanrı, doğa olaylarının doğrudan açıklayıcı unsuru değildir. Doğadaki düzen,
ilahi bir iradenin anlık müdahalesi şeklinde düşünülmez; uzun zaman ölçeklerine yayılan
nedensel süreçlerin sonucu olarak ele alınır. Darwinci açıklama, "hangi amaçla vardır?"
sorusunun yerine "hangi koşullar altında ortaya çıkmıştır?" sorusunu geçirir. Böylece Tanrı,
bilimsel çözümlemenin temel dayanaklarından biri olmaktan çıkarak inanç alanına yönelir.
Darwin'in getirdiği dönüşüm, inanç karşıtı bir öğreti üretmez; açıklama yöntemini yeniden
tanımlar. Doğa tarihsel süreçlerin birikimi üzerinden anlaşılır. Bilim ise bu çerçevede,
gözlemlenebilir olguların geçmişte nasıl biçimlendiğini araştıran bir etkinlik hâline gelir.
Darwin'in yaşamının ilerleyen dönemlerinde kesin bir inanç konumundan uzak durması da,
bu yöntembilimsel tutumla uyumlu bir düşünsel duruş olarak okunabilir.
Burcu BOLAKAN / diğer yazıları
•Charles Darwin’in Türlerin Kökeni Adlı Kitabı: Tür Kavramının Tarihselleştirilmesi ve Doğal Seçilimin Mantığı 08 00:00:00.01.2026
•Cumhuriyet’in Kadın Devriminden Günümüze: 1970’ten 2025’e Türk Kadınının Toplumsal Dönüşümü 07 00:00:00.12.2025
•John Stuart Mill’in Kadınların Köleleştirilmesi ve Kadınların Özgürleşmesi Üzerine: Zorun Yasasından Aklın Yasasına Kadın, Özgürlük ve Uygarlık 13 00:00:00.11.2025
•Müverrih Léon Cahun ve Muallim Barthold’a Göre Cengiz Han / Aklın, Törenin ve Nizamın Kurucu İradesi 05 00:00:00.11.2025
•Cumhuriyet’in Akıl ve İrade Üzerine Kurulu Yolculuğu 27 00:00:00.10.2025
•Oblomov’un Rüyası ve Bizim Gerçeklerimiz: Eylemsizlikten Evrensel İnsanlık Hâline 01 00:00:00.10.2025
•Karamazov Kardeşler’de Karakterler ve Düşünsel Temsilleri 01 00:00:00.09.2025
•FYDOR DOSTOYEVSKİ’NİN İNSANCIKLARI: KÜÇÜK İNSANLARIN BÜYÜK ACILARI 01 00:00:00.08.2025
•Tarihin Coğrafyası: Jared Diamond’un Tüfek, Mikrop ve Çelik’te Eşitsizlik Kuramı 03 00:00:00.07.2025
•Bir Diz Ağrısının Ardında Saklanan Dünya: Safa’nın Koğuşuna Giriş 01 00:00:00.06.2025
•Ateşle Sınanan Hakikat / Giordano Bruno ve Düşünce Özgürlüğünün Bedeli 01 00:00:00.05.2025
•Kan ve Ateş 01 00:00:00.04.2025
•Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü Adlı Eseri ve Kür Şad İhtilali 09 00:00:00.03.2025
•Hüseyin Aga ve Cin Osman 03 00:00:00.02.2025
•AĞAÇLI YOL 17 00:00:00.01.2025
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yorumlarınızı paylaşın

--








logo

   E-posta: bilgi(@)eskisehirdenhaber.net
Tüm hakları Eskişehirden Haber adına saklıdır: ©2019-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir.
Mobil uyumlu haber yazılımı: www.eticaret.com.tr