HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 10 OCAK 2026, CUMARTESİ



“NEVÂÎ TARZI”NDA KUŞLARLA YOLCULUK

10.01.2026 00:00
Aşkın lisanıdır kuş dili. Manayı gizlemek için aşksızlardan, kuşlarda sır olmuştur. Yedi gök altında, yedi deniz üstünde yedi vadiyi aşmak ve Kaf dağına ulaşmak için çırpınanların dilidir. Peki bu maceraya "talip" olan kuşların içinde hangisidir ruhumuz? Ten kafesimizin içindeki can kuşu; talibi olduğu uzun ve çetin yoldan geri dönenlerden mi olacak; yoksa yolda duranlardan, menzile varanlardan mı? Sorunun cevabı, maceranın seyrinde... Evvela bir kuş olup uçmak, zorlu bir yola düşmek gerek...
Aşkın lisanıdır kuş dili. Ancak âşıklar konuşur Nevâî gibi... Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazdığı için "Züllisaneyn" yani "iki dil sahibi" şeklinde anılan Ali Şîr Nevâî'nin "Kuş tili birle tekellüm eylegey" dizesinde kuş dili ile konuşmamız gerektiğini vurgulamasının tasavvufi anlamları vardır. "Benim dilim kuş dilidir" diyen Yunus Emre'nin ve hangi çağda, nerede yaşamış olursa olsun bütün erenlerin ortak lisanıdır. Ali Şîr Nevâî, altmış yaşına adım attığında bu dili şerh etmek için kalem yonttuğunu söyler bize:
"Altmışka 'ömr koyganda kadem
Kuş tilin şerh itkeli yondum kalem"
Kuşların macerasını çocukluğundan beri elinden düşürmediği bir kitaptan dolayı biliyordur aslında. Hiç hatırından düşürmediği bu macerayı Feridüddin-i Attar'ın "Mantıku't Tayr" eserinden defalarca okumuştur. Kaleme aldığı eserleriyle Çağatay sahasında ve Türk dili tarihinde haklı bir yer edinen şair; Mantıku't Tayr'ı Türkçeye çevirmek için kalem yontmuş ancak kurguda ve şahıslarda yaptığı değişikliklerle esere kendi mührünü vurmuştur.
Sadece Farsça şiirlerinde "Fânî" mahlasını kullanan Nevâî, "kuş dili" anlamındaki "Lisanü't Tayr" eserinde bir istisna yaparak "Fânî" mahlasını kullanır. Taleb'den başlayıp Fenâ'ya doğru yükselen bir yolculuğun anlatıldığı mesnevide "Fânî" mahlasının seçilmesi elbette manalıdır. Kuşların padişahı Simurg'a ulaşmak için Kaf dağına doğru kanat açan kuşlar; sırasıyla "talep, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret, fakr u fena" vadilerini aşmalıdır. Tasavvufi düşünceye ait temel kavramların adını taşıyan bu vadilerin her biri, insanın bir zaafını ve nefsin mertebelerini temsil eder. Kuşlar ise "sâlik"ler, yani tasavvuf yoluna girmiş kimselerdir.
Hikâyede kuşlardan bazıları bu uzun ve çetin yoldan bir mazeret belirterek geri döner. Kimisi yolda bir vadiye takılıp kalır, kimisi de kaybolur. Sonunda yüzlercesinden ancak "doğru" kuşlar "fena" vadisinden "beka" mülküne ulaşır ve Simurg'a kavuşur.  
Kuşların "sâlik", aşmaları gereken vadilerin ise "nefis mertebeleri" olduğu bir iç yolculukta ulaşılması gereken "Simurg" kim olabilir? Bu sorunun kesin cevabı, kuşların yol göstericisi Hüdhüd'dedir. O'ndan bahsederken kullandığı "Ol yakın sizge vü siz andın yırak", yani "O yakın size ve siz ondan ırak" ifadesi Bakara Suresi'nin 186. ayetini hatırlatır bize: "Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar."
Lisanü't Tayr'ın başkahramanlarından Hüdhüd de esasında Kur'an-ı Kerim'in Neml Suresi'nden aşina olduğumuz bir kuştur. Hatta bu sureye "Hüdhüd Suresi" de denmektedir.  "Süleyman Davud'a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili (mantıku't tayr) öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur." mealindeki 16. ayette Süleyman peygamber (A.S.) kuşların dilini bilen kişi olarak bildirilir. Hatta ona verilen diğer nimetler "her şeyden (nasip) verildi" şeklinde özetlenirken "kuş dili" vurgulanır. Diğer nimetlerle birlikte "kuş dili"nin Allah'tan bir "lütuf" olduğu belirtilir.
Hz. Süleyman'ın ordusunun bir bölümü kuşlardan oluşuyordu. O; peygamber olmanın yanı sıra ordunun içinde bir kuş bile eksildiğinde bunun farkına varan disiplinli bir komutan, tüm dikkati halkının üzerinde olan duyarlı bir yöneticidir. Bir gün güçlü ve büyük ordusunu teftiş ederken Hüdhüd'ü göremez. Sure'de haberci yönüyle ön plana çıkan Hüdhüd'ün ordudan izinsiz ayrılması, diğer askerlere kötü bir örnek olabilirdi. Bu bakımdan Hz. Süleyman "onu ya ağır cezaya çarptıracak" ya da Hüdhüd "mazeretini belgeleyen açık bir kanıt" getirecektir. Nitekim getirir de… "Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: "Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim." (Neml Sûresi/22). Bir hükümdara onun bilmediği bir şeyi söylemek, önemli ve doğru haber getirmek gerçekten de mazereti kanıtlayan açık bir delil hükmündedir.
Hüdhüd, kuşların Simurg'a kavuşma macerasının anlatıldığı hikâyelerde de hakikatten haber veren ve rehber kimliği ile yer alır. Nevâî, Lisanü't Tayr mesnevisinde "Başıda zîver hidâyet tâcıdın" diyerek Hüdhüd'ün başında hidayet tacı taşıdığını söyler. O, hidayet tacı ile süslenmiş bir akıldır. Onsuz Sîmurg'a erişilmez. Hidayetin "Hak yoluna, doğru yola kılavuzlama" anlamına uygun düşecek şekilde Hüdhüd, kuşların sorularına cevaplar verir.
Nevâî, bu eserinde bütün isteğinin sadece Allah'a kavuşmak olduğunu ifade eder. Zira Lisanü't-Tayr bir edebi eser, bir şiir olmanın çok ötesinde Ali Şîr Nevâî'nin de bir kuş olup yola düştüğü, fenadan bekaya yükselen bir yolculuktur. Bu eseri yazmadan yıllar evvel büyük hürmet ve takdir beslediği Abdurrahman Câmî'nin irşadıyla bu tasavvufi yolculukta geri dönen kuşlardan olmamıştır. Devlet yönetiminde üst düzey görevlerde de bulunan Nevâî, ülkede birçok yolsuzlukla mücadele etmiş, haksızlığa uğrayanları korumuştur. Sayısız güçlü düşman biriktirse de asla doğru bildiği yoldan ayrılmamıştır.
Sadece 30 kuşun Simurg'a ulaştığı bu sırlı yolculukta, geçilmesi gereken derin vadilerin özelliklerini vererek hikâyeler anlatır Nevâî. Kuşların, aradıkları Simurg'un yine kendileri olduğunu öğrenmesiyle tasavvufta "vahdet-i vücut" felsefesini açıklayan bu hikâyeyi bir de "Nevaî Tarzı" ile dillendirir. Zira "Simurg" Farsçada "otuz" manasına gelen "si" ile "kuş" anlamına gelen "murg"  sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuş bir kelimedir.
Eserinde Nevâî'nin "Yâdıma mundak kilür bu macera" dizesiyle ifade ettiği gibi bu bir "macera"dır. Bu bir "yolda durma" macerasıdır. Hüdhüd bu yolculuğun meşakkatli olduğunu söylemiştir yolun en başında. Hep beraber bir düş kurup yola düştüler. Simurg'dan ayrı düşmenin melali içinde her birinin payına, kavuşmaya dair yüz hayal düşer:
"Boldı ol kuşlarga hicrândın melâl
Vasldın her birge tüşti yüz hayâl"
Her gönle ayrı ayrı yansıyan hayallerle maceraya başlanmıştır. Lakin bir müddet sonra aralarından vazgeçenler vardır. Mesela "tâvûs" kuşu, Allah'ın kendisine haddinden fazla verdiği güzelliğini, süsünü gerekçe gösterir:
"Tinri birmiş hüsn ü zibâlıg mana
Haddin artug zîb ü ra'nalıg mana"
Hikâyede tâvûsun rolü; "sûret"le övünen, "sûret"e bakan, şekilci insanlardır ve bu bakış açısı sadece güzellikle sınırlı değildir aslında. Kılık kıyafetten, servet ve nüfuza uzanan bir çizgide "suret"e göre hükmünü verenlerdir. "Oyaladı o çokluk kuruntusu sizleri." ayetinin muhataplarıdır hepsi. "Haddinden fazla" sahip oldukları Allah vergisi güzellikleri, variyetleri ile övünür de övünürler. Hakikatten haber getiren Hüdhüd böyle insanlar hakkında ne söylemiş, bakalım. Gerçi biz "insan" dedik ama o, böyleleri için "âdem değil"dir der.
"Âdem olgan zîb-i zâhirdin dimes
Kim ki andın fahr iter âdem imes"
Âdem olan; zâhirin süsünden, görünüşten bahsetmez. Kim ki onunla övünür, o vakit âdem değildir. Bu kadar net konuşur Hüdhüd. Zira "âdemlik" fizikî özelliklerle değil, tamamen "mana" ile ilgilidir. Kaygusuz Abdal'ın da "âdem" tanımı aynı hakikati dillendiriyor:
"Bu âdem dedikleri
El ayakla baş değil
Âdem manaya derler
Sûret ile kaş değil"
Sûretiyle övünen tâvûs gibi tûtî de "zâhir" sebeplerden rahatını bozmak istemeyenlerden… Saraylarda nazeninler elinden beslenir çünkü. Hüdhüd ona verdiği cevapta  "hod-perestî" (kendine tapan) ve "hod-pesendî" (kendini beğenen) kelimeleriyle çok isabetli bir kişilik analizi yapmıştır:
"Hod-perestî-sin özünün 'âşıkı
Hod-pesendî-sin mezemmet lâyıkı"
Kendinden başka kimseyi sevmeyen ve beğenmeyen, bencil insanları canlandırır tûtî. Rolünün hakkını da verir.
Özür bildirenler arasında güle aşkıyla tanıdığımız bülbül de vardır. Bir damlacık göğsünde kıyametler kopardığı gülden ayrılamaz. "Ondan ayrı âşık ve divaneyim. Akıldan, şuurdan ve sabırdan bigâneyim" der Hüdhüd'e:
"Andın ayru 'âşık u dîvâne-min
'Akl u hûş u sabrdın bîgâne-min"
Bülbülün aşk zannettiği duygunun bir "heves" olduğunu lafı dolandırmadan, bulandırmadan açık açık söyler Hüdhüd. Kesinlikle "aşk değildir" bu.
"'Işk imestür bu hevesdür ser-be-ser
Ger hevesdür munça bes ey bî-haber"
Ey aşktan bî-haber kişi! Aşk sandığın şey baştan başa hevesten ibarettir. Çünkü yanından ayrılamadığın, fani bir varlıktır. Ömür bahçesinde "vefa"sı ve "beka"sı yoktur onun. Yılda beş gün açılır, on gün geçmeden toprak üstüne saçılır:
"Bir çiçekke kim vefâsı yok anın
'Ömr bâgında bekâsı yok anın
Yılda biş kün kim çemende açılur
On kün ötmey tofrag üzre saçılur"
Vefası ve bekası olmayana bel bağlar aşktan bî-haber kimseler. Akılsızca, şuursuzca ve sabırsızlanarak... Alıcı bir kuş olur onların hevesleri, fani ömrü kapıp parçalar. Oysa fena'dan beka'ya kanat açmaktır aşk. Bu "sır"lı macerada "Kanatlandık kuş olduk uçtuk el-hamdüli'llâh" diyebilmektir. Yolun sonu bilinmez ama "yolculuk" daima âşıklarındır.

 
Feride TURAN / diğer yazıları
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yorumlarınızı paylaşın

--






logo

   E-posta: bilgi(@)eskisehirdenhaber.net
Tüm hakları Eskişehirden Haber adına saklıdır: ©2019-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir.
Mobil uyumlu haber yazılımı: www.eticaret.com.tr