Değerli Dostlar;
Şimdiye kadar önce yazımızı yazar sonunda da bir şiirle noktalardık. Bu yazıda bir değişiklik
yaptım. Yirmi yıl önce yazdığım ve daha önce paylaştığım bir şiiri yazıp ardından konuya
geçeceğim.
NAMERDİM! (SİTEM)
Artık ne suç işlenirse işlensin,
O tarafa bakınırsam namerdim.
Kimi yumruklansın, kimi dişlensin!
Eğer tavır takınırsam namerdim!
Araçları ortalığa saçsınlar.
Saçımı çeksinler, vurup kaçsınlar.
Üzerimden çiğneyerek geçsinler.
El kaldırır, dokunursam namerdim!
Koridorlar nefesimi boğsa da.
Dokuz çocuk bir sıraya sığsa da!
Tebeşirler vızır-vızır yağsa da.
Değil kaçmak, sakınırsam namerdim!
Hele dokun da gör; dünya kaç bucak!
Sönüverir masumane bir ocak!
Ayağımdan asın, oldu olacak!
Karşı koymam, yekinirsem namerdim!
Gürültü, patırtı içinde bir ders.
Teneffüste bile, haramdır nefes!
Kırıldı umudum, kalmadı heves,
Günüm dolsun, bakınırsam namerdim!
Kırılır sıralar, kazılır duvar.
Üç ay bile dayanamaz kapılar!
Galiba herkesin altın küpü var!
Bu kafayla kalkınırsam namerdim!
Övünmek hem hakkım, hem hayalimdi.
Yavuz da kim idi, Atatürk kimdi?
Öğretmene hürmet "nostalji" şimdi.
Ben ölmüşüm, silkinirsem namerdim!
Gemi su alıyor, bizlerse bittik!
Öğretmen olmakla hata mı ettik?
Sabır sabır dedik, her şeyi yuttuk,
Artık susmam, çekinirsem namerdim!
Körler iyi baksın, sağır dinlesin!
Âlim uzak dursun, cahil anlasın!
Eskilerin kulakları çınlasın,
Bundan sonra yakınırsam namerdim!
Eğitim işini bıraktık şansa,
Kimse aldırmıyor ortalık yansa.
Yetmiş milyon sıra ile okunsa,
Fikret diye okunursam namerdim!..
.
Değerli dostlar, on altısı köylerde olmak üzere yirmi dokuz yıl okul müdürü ve
öğretmen olarak eğitim ve öğretimin içindeydim. Geriye dönüp baktığımda kendimi huzurlu
hissediyorum. Köylerde onca yokluğa rağmen velilerin, öğrencilerin ve meslektaşlarımın
fedakârlıklarıyla güzel çalışmalara imza attık. Bunları anlatacak değilim. Doksan beşte
Eskişehir'e geldim.
O yıllarda her okulda olabilecek münferit hadiseler elbette meydana geliyordu. Ancak
iki binli yıllardan itibaren tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Bu yıllarda da çok güzel
sınıflarda keyif alarak görev yapsam da özellikle bazı sınıflarda ki problemli çocuklar genel
olarak belli sınıflarda toplanıyordu, sıkıntılar artmaya başlamıştı. Yukarıdaki şiiri yazdığım
iki bin yedi yılında da çekilmez hal almaya başlamıştı. Disiplin cezaları gevşetilmiş, sınıf
geçme kolaylaştırılmış, adeta öğrencilerin hakları öğretmenin haklarının önüne geçmeye
başlamıştı.
Nöbetçi olduğum bir gündü. Koridorlarda, olabilecek ufak tefek olumsuzlukları hoşgörü
potamda eritmeye çalışıyorum. Bu arada sınıfın birine girdim. Ortalık toz duman!... Bu arada
bir öğrencim, ki sevdiğim, aynı zamanda başarılı da bir öğrenci, nasıl bir hareketse,
ayakkabısının izini duvarın neredeyse iki metre yükseğine izini adeta nakşetti. Oldum olası
devlet malına zararı hoş göremem. Sadece yaptığının yanlış olduğunu anlaması gayesiyle
yalancıktan, ister fiske, deyin ister okşama, hafifçe vurdum. Tabi davranışının yanlış
olduğunu orada bulunanların hepsine söyledik, falan. Ertesi gün okula velisi geldi.
Gelmesinde bir sakınca yok, ancak çocuğunun ne yaptığını sorsa da ondan sonra beni hesaba
çekmeye kalksa, hak vereceğim. Bir de müdürün bilinçsiz olduğunu düşünün, burnunuzdan
getirirler. Dirayetli yönetici ne gerekiyorsa onu yapar ki bizim müdürümüz de öyleydi.
Yalnız, bu hadise ve gidişat beni severek yaptığım bu öğretmenlikten soğuttu. Elli iki yaşımda
emekli olma kararımda bu olayın da etkisi olmuştur…
Daha sonra neler oldu? Kıyafet serbestliği geldi, ne öğretmen öğretmen gibi, ne öğrenci
öğrenci gibi giyinmeye başladı. Sınıfta kalma kaldırıldı. Disiplin cezaları neredeyse kalktı.
Öğretmenden gıcık kapan şikâyet yarışına girdi. Öğretmeni her yönden zayıflattılar…
Özel ana okulları açıldı. Bazı öğretmenler ana okulunda ya da birinci sınıfta davranışları
öğretmeden çocuğu bilgi açısından "profesör" yapma yarışına girdiler.
Çalışan anneler yeterince ilgilenemedi. Ev hanımları televizyondan başını kaldıramadı.
Çocuklar sahipsiz, daha doğrusu başıboş kaldılar. Sevgi boşluğunu olumsuz duygular
doldurdu. Abuk subuk programlar gönülleri talan etti. Önce atari oyunları, sonra değişik
bilgisayar oyunları çıktı, çocukları esir almaya başladı.(Bu iki olayda da katiller aynı
bilgisayar oyununu oynuyorlarmış.) Televizyonlarda silahsız bir dizi kalmadı. Gündüz kuşağı
programları zehir saçmaya devam ettiler. Yarışma adı altındaki bazı programlar ahlâkın dip
noktasında. Hal böyle iken ne bekliyordunuz?
Garip Fikret, bütün bunları dert edindi, erken emekli olsa da daha yapılacak çok şey var,
dedi. Kendi imkânlarıyla değerlerimize uygun, toplumun her kesimine hitap eden bir şiir
kitabı bastırdı. Bir kısmını okullara hediye etti, etmeye devam ediyor, bir kısmını da satarak
diğer basılacak eserlerine hazırlık yapmaya çalışıyor. Allah'tan bazı kurum, kişi, öğrenciler
destek çıkıyorlar. Bu kadarcık desteği bile çok görenlerin bu olaylar karşısında hiçbir söz
söylemeye haklarının olmadığını düşünüyorum.
Yine garip Fikret, çocukların sağlıklı gelişimine katkı yapacak, onları milli ve manevi
değerlerimize uygun ahlaklı, dürüst bireyler olmasına katkı yapacak altı hikâye ve iki şiir
kitabı hazırlandı. Basımı için çocuklarımızın dertlerini dert edinen yayıncılar, hatta Kültür
Bakanlığı, sonrasında da bir kilo çekirdek parasına kıyabilecek okuyucular aranıyor. Bu
hikâyelerden birisinin konusun da sosyal medya olduğunu belirtmiş olalım.
Bu kadar uzun köşe yazısı mı olur?... Oldu bile. İnanın daha yazacaklarımın bir kısmı
içimde kaldı. Konu mühim, ben dertli, aynı zamanda acılı…
Her iki olayda hayatını kaybeden öğretmen ve öğrencilerimize, vatandaşlarımıza
Allah'dan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Allah bir daha böyle acılar göstermesin.
Milletimizin her bir ferdine de kendi adına bütün görevlerini eksiksiz yapabilme bilgi, basiret
ve iradesini nasip etsin…
Selam ve dua ile…